Çocukluk yıllarımda ilk olarak
hatırladığım, köy yerinde kalabalık bir ailemizin olduğudur. Babamın babası; Rahmetli
Murat Dede’min kafasının çok çalışır olmasından dolayı kendisine Murat Ağa olarak,
şahsına ait bu unvanı aynı zamanda ailemizin de unvanı olarak kalmıştır. Murat Ağa
yani dedem yokluktan gelen, çalışkanlığı kadar efendiliği ve dürüstlüğü
kendisine ilke edinen, kimseye zararı dokunmayan, aksine çevresindeki herkese
pozitif anlamda katkıları olan bir muhterem zat idi. Bu özelliklerinin yanında
sofrası geniş bir kişi olarak da bilinir. Bu sebeple de köy yerinde ve uzak-yakın
çevrede kendimizi tanıtırken “Germiyanlı Murat Ağa oğlu Ömer Ağa Ailesindeniz”
demeyi ayrıcalık ifadesi olarak algılarız daima. Dedem bir defa evlenmiş. İki
oğlan ve bir kız olmak üzere üç çocuğu olmuş. Ham dolsun ki, dedemden süregelen
bir özellik olarak izzet-i nefis sahibi kişilerin çocukları olarak doğmuş
büyüklerim. Başkalarının elindeki yufka ekmeği dürümünün içerisinde ne olduğunu
merak etmeden yaşamışlar. Germiyanlı
Murat Ağa sülalesi olarak hep tanınıp bilindi. Germiyan Köyü’nün bulunduğu
bölge olan Elenoz Deresinin de ötesinde.
Amca elinde yetim bir çocuk olarak büyüyen dedem, delikanlı yaşına geldiğinde amcası
tarafından hiçbir mal mülk sahibi edilmeden tek başına bırakılarak ayrılır ve
kendi kaderine terk edilir. Çok yoksulluk çeker. Yiyecek ekmeğe muhtaç olduğu
günler sayısızdır.
“İtiraz istemiyorum, nasıl arzu
ediyorsam öyle yapacaksınız. Dünya gözüyle eşim dostumla son bir kez
kucaklaşmak, muhabbet etmek, onları ağırlamak ve helalleşmek isterim. Koyunlar
keseceksiniz. Sofranız çok zengin olacak. Hep beraber yiyilip içilecek. Misafirlerimizi
çok iyi ağırlayacaksınız ve ben bundan mutluluk duyacağım.” der.
Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...
Yorumlar
Yorum Gönder