Ana içeriğe atla

Kayıtlar

ŞİDDETE SON VERECEK ŞİDDET Mİ?

  ŞİDDETE SON VERECEK ŞİDDET Mİ? Geçtiğimiz günlerde Cemil Meriç’in Bu Ülke kitabını yeniden elime aldım. Bazı kitaplar vardır; onları ikinci, üçüncü kez okuduğunuzda aynı kitabı değil, kendinizi yeniden okursunuz. Sayfaları çevirirken karşıma çıkan “şiddete son verecek şiddet” düşüncesi uzun süre aklımdan çıkmadı. İnsan, bazı cümleleri okur ve geçer. Bazı cümleler ise insanın peşine takılır. Gün boyunca düşünürsünüz, gece yatağa girdiğinizde yeniden hatırlarsınız. Çünkü o cümle yalnızca bir düşünce değildir; yaşadığınız zamana tutulmuş bir aynadır. Ben de o aynaya baktım. Ve kendime sordum: Biz gerçekten şiddeti yalnızca kavga, savaş ve silah mı sanıyoruz? Ya yüksek sesle konuşmak? Ya karşımızdakini küçümsemek? Ya düşüncesine katılmadığımız için ona hakaret etmek? Ya bir insanın huzurunu, kendi eğlencemizden daha değersiz görmek? Bunlar da şiddetin başka biçimleri olamaz mı? Cemil Meriç’i okurken insan ister istemez bugünün Türkiye’sine, bugünün insanına bakıyor. Sonra kendi yaş...
En son yayınlar
  ALAÇATI’DAN BİR ÇAĞRI: YENİDEN MUHABBET EDELİM Ben yıllardır Alaçatı'yı yazıyorum. Taş evlerini, eski sokaklarını, rüzgârını, zeytinini, insanlarını, geçmişini ve zaman içinde değişen yüzünü… Ama bugün size Alaçatı'nın taşından, toprağından ya da turizminden değil; insanından söz etmek istiyorum. Çünkü bence artık en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri muhabbet. Muhabbet deyince yalnızca oturup konuşmayı anlamıyorum. Benim için muhabbet; insanın karşısındaki insanı dinlemesi, anlamaya çalışması, farklı düşünse bile ona saygı göstermesidir. Birbirimizi dinlemezsek nasıl anlayacağız? Anlamazsak nasıl seveceğiz? Güvenmezsek nasıl geleceğe bakacağız? İnsanlar yoruldu. Kavgadan, öfkeden, birbirini suçlamaktan, birbirini dinlememekten yoruldu. Hepimizin biraz huzura, biraz anlayışa, biraz güzel söze ihtiyacı var. Yaşamın insana öğrettiği bazı şeyler var. Yaş ilerledikçe insan daha fazla şeyi geride bırakıyor ve geriye dönüp baktığında aslında en kıymetli olanın ne olduğunu daha...

ÜRETEN ALAÇATI’DAN TURİZMİN ALAÇATI’SINA

  ÜRETEN ALAÇATI’DAN TURİZMİN ALAÇATI’SINA Bir kasabanın hafızasına, sokaklarına ve değişen hayatına dair bugün dükkânımın önünde oturup Alaçatı’nın caddelerinden geçen insan kalabalığını seyrediyorum. Kemalpaşa Caddesi’nden Hacı Memiş’e, eski sokaklardan Yeni Mecidiye Mahallesi’ne kadar uzanan bu hareketliliğe bakarken, ister istemez geçmişe gidiyorum. Gözümün önünde bugünkü Alaçatı değil, yıllar önce yaşayan, çalışan, üreten ve kendi ayakları üzerinde duran başka bir Alaçatı beliriyor. Alaçatı, benim hafızamda yalnızca taş evleri, dar sokakları ve rüzgâr değirmenleriyle güzel bir kasaba değildir. O, aynı zamanda emeğin ve üretimin kasabasıdır. Türkmenlerin bölgeye yerleşmesiyle şekillenen, zaman içinde Rumların da yerleştiği; farklı insanların aynı coğrafyada emek verdiği, ticaret yaptığı ve hayat kurduğu bir yerdi. Camisiyle, kiliseleriyle, evleriyle, dükkânlarıyla ve üretim alanlarıyla kendi hayatını kurmuş bir kasabaydı. Geçmişte bu sokaklardan yalnızca insanlar geçmezdi. Eşek...

YİRMİ YIL SONRA ZEYTİN AĞAÇLARIM BANA GÜLÜMSÜYORDU

  YİRMİ YIL SONRA ZEYTİN AĞAÇLARIM BANA GÜLÜMSÜYORDU Bugün babamdan kalan üç dönümlük toprağa gittim. Yanımda oğlum vardı. Yirmi yıl önce bu toprağa kendi ellerimle zeytin ağaçları dikmiştim. Yıllar boyunca ağaçlarıma baktım, büyümelerini izledim. Fakat zeytinleri hep tek tük oldu. İçimde yine de bir umut vardı; bir gün bu ağaçların dallarının zeytinle dolacağına inanıyordum. Bugün o gün geldi. Tarlaya adım attığımda otuz zeytin ağacımın her birinde yemyeşil zeytinleri gördüm. Bir ağaca baktım, sonra diğerine… Hepsinde meyve vardı. Sanki ağaçlar yıllardır içlerinde sakladıkları bir sırrı bugün bana açıklıyorlardı. O anda yirmi yılın geçtiğini düşündüm. Yirmi yıl önce diktiğim küçücük fidanlar şimdi karşıma kocaman ağaçlar olarak çıkmış, dallarını zeytinlerle doldurmuştu. Sanki bana, “Bunca yıl sabrettin, bekledin; işte emeğinin karşılığı” diyorlardı. Tarlanın ortasında kendimi tutamadım. İçimden büyük bir sevinç yükseldi ve yüksek sesle bağırdım: “Tanrı bugün bize güldü! ...

BİR BABANIN GÖZÜNDEN: OĞLUMUN EDEBİYAT YOLCULUĞU

  BİR BABANIN GÖZÜNDEN: OĞLUMUN EDEBİYAT YOLCULUĞU   Bugün benim için sıradan bir gün değil. Oğlumun ilk kitabı bugün okuyucuyla buluşuyor. Bir baba olarak elbette gururluyum. Ancak bu yazıyı yalnızca bir babanın oğlunu övmesi için yazmıyorum. Ben bugün, oğlumun önünde açılan yeni bir yolun başlangıcına tanıklık etmenin mutluluğunu paylaşmak istiyorum.   Ben yıllardır kitapların içinde yaşayan bir insanım. Alaçatı Kitabevi’nde geçen yıllarım boyunca kitaplarla, yazarlarla ve okuyucularla iç içe oldum. Yazdım, okudum, köşe yazıları kaleme aldım.   Oğlum da uzun zamandır yazılarımı okuyup düzenliyor, bazı yazılarımın okuyucuyla buluşmasına yardımcı oluyor. Şimdi ise kendi kitabını yazdı ve kendi edebiyat yolculuğunun ilk adımını attı. Bir babanın bundan duyacağı gururu anlatmak kolay değil. Edebiyat yalnızca güzel cümleler kurmak değildir. Bazen bir insanın acısını anlamaktır, bazen geçmişte kalmış bir hikâyeyi yeniden hatırlatmaktır, bazen de birbirinden uzak ...

GÜRÜLTÜDEN KİTAPLARA SIĞINMAK

  GÜRÜLTÜDEN KİTAPLARA SIĞINMAK Son günlerde içimde garip bir yorgunluk var. Yaklaşık bir haftadır mahallenin gürültüsünden, sokakların bitmeyen hareketliliğinden, ülkenin siyasi gündeminden ve her gün üzerimize yağan tartışmalardan yoruldum. Eve geldiğimde ise en çok yapmak istediğim şeyi, kitap okumayı bile doğru dürüst yapamaz oldum. Oysa benim için kitap okumak sıradan bir alışkanlık değildir. Kitap, hayatımın içinde yıllardır var olan bir dosttur. Bir kitabın sayfalarını çevirdiğimde dünyanın gürültüsü biraz olsun uzaklaşır; insan kendi içine döner, düşüncelerini dinler. Bazen bir cümle, insanın bütün gün taşıdığı ağırlığı hafifletmeye yeter. Alaçatı'yı seviyorum. Bu sokaklarda yıllarımı geçirdim, insanlarını tanıdım, hikâyelerini dinledim. Fakat son yıllarda değişen hayat, artan gürültü ve özellikle geceleri eksilmeyen sesler, insanın kendi evinde bile sessizliğe hasret kalmasına neden oluyor. Bir zamanlar kitap okumak için eve geldiğimde bulduğum huzuru şimdi yeniden arıyoru...

DEDE MEMET

  DEDE MEMET İnsan ömrü, geride bıraktığı iyilikler kadar uzundur. Bazı insanlar sessiz yaşar; fakat yoklukları en yüksek sesle hissedilir. Dede Mehmet de Alaçatı'nın böyle unutulmaz insanlarından biriydi. Dede Mehmet, ömrünün ilk yıllarını Alaçatı'nın Karaköy Mahallesi'nde geçirdi. Tarımla uğraşan, emeği toprağa karışmış bir ailenin evladıydı. Babasının büyük ve küçükbaş hayvan sürüsü vardı. Ben onun babasını da tanıdım. Herkes ona yalnızca "Kaptan" diye hitap ederdi. Daha sonra Alaçatı merkezine yerleşti. Önce terzi dükkânıma, daha sonra da yıllar içinde açtığım kitabevime sık sık uğrardı. Fakat onun gelişini diğer dostlardan ayıran güzel bir alışkanlığı vardı. Neredeyse her gelişinde elinde doğadan koparıp getirdiği kır çiçekleri olurdu. Çiçekleri büyük bir sevgiyle bana uzatırdı. Çünkü Dede Mehmet doğayı sever, toprağın dilinden anlardı. Hele kara incir zamanı geldiğinde mutlaka Karaköy'deki kendi ağaçlarından topladığı kara incirleri bana getirirdi....

ALAÇATI'NIN GÜZEL İNSANI: ÖZER SALKIM

  ALAÇATI'NIN GÜZEL İNSANI: ÖZER SALKIM Özer abimle dostluğumuz yarım asra yaklaşan yılların içinden süzülerek bugünlere ulaştı. Öyle dostluklar vardır ki, yıllar onu aşındırmaz, aksine derinleştirir; her çay sohbetinde biraz daha köklenir. Onu tanımak benim için her zaman mutluluk oldu; onunla geçen her an, bana insana ve memlekete dair bir şeyler öğretti. Babası Mustafa Amca, Alaçatı'nın en eski bakkallarından biriydi. Siyah kaplı veresiye defteri yalnızca borçların değil, güvenin de kaydıydı. O defter, aslında bir mahallenin birbirine olan inancının belgesiydi; bugün böyle bir güveni hangi kayıt tutabilir, bilemiyorum. Özer abim uzun yıllar kahvehanecilik yaptı. Kahvehanesi benim terzi dükkânımın hemen yanındaydı. Gün içinde çay içer, memleket meselelerini konuşurduk. Ben o dönem Demokratik Sol Parti'de, o ise Sosyal Demokrat Halkçı Parti saflarındaydı. Buna rağmen dostluğumuz hiçbir zaman siyasetin gölgesinde kalmadı; çünkü bizi birbirimize bağlayan şey bir parti ...

ESKİ ALAÇATI’YI BALKONUMDAN ARIYORUM

  ESKİ ALAÇATI’YI BALKONUMDAN ARIYORUM Bugün günlerden perşembe… Sabah dükkânıma gittim. Hava sıcaktı; fakat Alaçatı’nın o kendine özgü rüzgârı öylesine ferahlatıcı esiyordu ki, “Alaçatı’nın rüzgârı meşhurdur.” diyenlerin ne kadar haklı olduklarını bir kez daha düşündüm. Saat 23.00’e doğru dükkândan ayrılmak zorunda kaldım. Çevremi saran gürültü, son ses açılan müzikler ve özellikle darbukanın insanın zihnine işleyen sesi, kitapların huzurunu bile gölgede bırakıyordu. Dükkânımı kilitleyip doğruca evime döndüm. Yollar araçlarla doluydu. Bir zamanların sessiz ve bakir Alaçatı’sı, sanki büyük bir metropolün trafiğine teslim olmuş gibiydi. Eve gelir gelmez okuma odama geçtim. İsmail Cem’in “Ben Böyle Veda Etmeliyim” adlı kitabını okumaya başladım. Sayfalar ilerledikçe yalnızca bir kitabı değil, hayatın kendisini okuyormuş gibi hissettim. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim; saate baktığımda gece 01.36 olmuştu. Gözlerim yorulunca balkona çıktım. Sokak lambalarının ışığı altında, ...

KALEMİN SESSİZ YOLCULUĞU

  KALEMİN SESSİZ YOLCULUĞU Sevgili okurlar, 1998 yılında ilk olarak Çeşme Yarımada Gazetesi'nde köşe yazıları yazmaya başladım. O yıllarda daha çok siyasi yazılar kaleme alıyor, gençliğin verdiği heyecanla gördüğüm yanlışları dile getiriyor, daha iyi bir toplum ve daha yaşanabilir bir Alaçatı hayal ediyordum. 2004 yılında Alaçatı Belediyesi tarafından yayımlanan Alaçatı Gazetesi'nde yazmayı sürdürdüm. Ardından Çeşme Güneşi gazetesinde ve daha sonra internet gazetelerinde köşe yazıları yazmaya devam ettim. Değişen yalnızca gazeteler değildi; zaman, okuma alışkanlıkları ve iletişim biçimleri de değişiyordu. Ben ise değişmeyen bir amaçla yazmayı sürdürdüm. Doğru bildiklerimi paylaşmak ve yaşadığım kente karşı sorumluluğumu yerine getirmek niyetindeydim. Yıllar boyunca birçok eleştiri yazısı yazdım. Çoğu zaman yöneticilerden bir cevap alamadım. Başlangıçta bunu bir eksiklik olarak gördüm. Fakat zaman bana şunu öğretti: Her yazının değeri, aldığı cevapla ölçülmez. Terzilik y...