Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Haziran, 2020 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ALAÇATI’DA TİYATRO FESTİVALLERİ

1989’da Belediye Başkan Vekili olarak vekâlet ediyordum. Telefon çaldı, sekreter “Ankara’dan Türkan Akyol, sizinle görüşmek istiyor” Dedi. Ben de “hemen bağlayın” dedim. Türkan Akyol; önce tebrik etti daha sonra Çeşme’de yapılmasını istediği Assıtej’in Uluslararası Gençlik ve Çocuk Tiyatroları Festivali’nin Alaçatı’da yapılması projesini anlattı. Başkanın Ankara’da olduğunu ve dönünce kendisine anlatıp, hemen dönüş yapacağımı bildirdim. Belediye Başkanımız Sayın Remzi Özen, Ankara’da işleri bitince Alaçatı’ya geldi ve kendisine projeyi anlattım. O da projeye çok sıcak baktı. “Remzi Başkanım, Türkan Akyol’u siz arayın.” dedim. Remzi Başkan; Türkan Akyol ile görüşüp bir toplantı tarihi kararlaştırdılar.  Başkan Remzi Özen, Meclis üyesi İsmail Tığlı ve Ben üçümüz, Ankara’ya Türkan Akyol’u ziyarete gittik. Türkan Akyol bizi ünlü tiyatro sanatçısı Olcay Poyraz’a yönlendirdi. Üçümüz birlikte Olcay Poyraz’ın evinde projeyi konuştuk ve yol haritamızı belirledik. Alaçatı’ya döndükten sonra ...

ALAÇATI LİMAN OVASI

  Alaçatı liman ovasını tam ortasından ayıran yeni duble yoldan arabamla geçerken gözlerim ve belleğim çok eskilere, çocukluk,ve gençlik yıllarıma dalıp gitti. Yakın zamana kadar ziraat yapılan bu ovada, ne güzel tütün, enginar, soğan, anason, kavun karpuz ve çeşitli yaz sebzeleri yetiştirildiği geldi aklıma. Enginar fidelerinin arasında dolaşan üreticileri görür, pancar motorlarının çıkarttıkları sesleri duyar gibi oldum. Uyku mahmurluğuyla gençlik yıllarımda merkep sırtında tütün kırmaya giden genç güzel kızları ve fiyakalı delikanlıların hızlı adımlarla bir an önce tütün tarlasına gidip, güneş yükselinceye kadar, tütün küfelerini doldurabilmek için yarışır gibi çalışır vaziyetleri gözümün önünden bir filim şeridi gibi aktı. Tarla sahipleri de isimleri tek tek gözümde canlandılar. Rahmetli Fevzi Yıldız ve karadutlu tarlanın sahibi Süleyman Akkaya oldu ilk anımsadıklarım. Süleyman ağabeyin her tarlaya gidişinde yol kenarında çalışan her komşusuna, gür sesiyle kolay gelsin diye ses...

ALAÇATI VE ÇEŞME NEREYE KOŞUYOR?

1995 yılıydı Çeşme Belediye Başkanlığı’na bir dilekçe ile müracaat etmiştim. Konu Çeşme İnkılâp Caddesi’nde bulunan eski kilisede kitap sergisi açmak istiyordum. Belediye yönetimi bu dilekçemi uygun görüp bana kilisede bir yer tahsis etti. Ben ve Çeşme’de bulunan kitapçı arkadaşlar; İsa Atagöz ve Ömer Duygulu Yeni çeşme gazetesinin sahibi Aydın Korkmaz ile beraber üç kitapçı bir yayıncı olarak küçük bir kitap fuarı oluşturmuştuk. O yaz Çeşme’de hem para kazandık, hem de Çeşme’ye kültür hizmetinde bulunmuştuk. Benim evim Alaçatı’da olması nedeniyle ben diğer arkadaşlarımdan beş on dakika önce sergimi kapatıyordum. Eşim ve çocuklarım her gece Çeşmeye kitap sergisine geliyorlardı. Aileden birimiz sergide devamlı kalıyordu. Diğer aile fertlerimiz Alaçatı’daki dükkânda çalışıyordu. Gece geç saatlerde sergi dönüşümüzde Alaçatı sokakları çok ıssız olurdu. Alaçatı sakin bir kasabaydı. Çeşme’de 90’lı yıllarda bile, geceleri bilhassa çok kalabalıktı. Müzik festivalleri, Türkiye şarkı yarışmaları...

NE DE GÜZEL CAHİLDİK…

Alaçatı’nın özellikleri hemen geçiştirilecek cinsten değildir. Elektriğin olmadığı, gaz lambalarıyla evlerimizin aydınlatıldığı günlerde (1950’ler) sokaklarımızı aydınlatmak için uğraş veren fenercimizi nasıl anmayalım? Nasıl anmayalım Sadık Baba’yı, Fevziye Abla’yı, belediye meclis üyesi Hüseyin Karabina’yı, belediye başkanı Rıza Ertan’ı, Yusuf Gençalp’i? Alaçatı’ya hizmeti geçmiş ve marka olmuş kişiler değiller mi?  Sadık Baba;  akşam olduğunda bir elinde tahta merdiveni diğerinde ise gaz ibriği, uzun aralıklarla köşe başlarına konulmuş gaz Lâmbalarını yakardı. Aynı tempoyla sabahın erken saatlerinde de karartırdı. Lâmbalar öyle ahım şahım değillerdi. Ancak etrafını aydınlatır, az da olsa yollara bir canlılık verirdi. O dönemlerde karanlığa rağmen hırsızlık olmazdı. Dahası kimsenin kapısında sürgüler, arkalarında dayanaklar yoktu. Ancak birkaç günlüğüne misafirliğe gidilirse kapılar kilitlenirdi.  Evlerimizde.  Televizyon yoktu. Gazete de her zaman olmazdı. Öyle g...

YOLCULUK HAYALLERİ!

Evinizde veya herhangi bir yerde oturuyorsunuz, birden bir an gelir ki yolculuk duygusu kaplar içinizi. İşte tam o anlarda kalkmak isteyip de çoğu zaman zoraki oturursun bir yerde. Bir şeylerin üstüne, beklersin ruhundaki titreyişlerin, sarsıntıların bitmesini. İki elini koltuk altlarına sıkıştırıp, yüzlerce sebep üretirsin bu yolculuğa çıkmamak için, yorgunluğunu, ağrılarından birkaçını, can sıkıntılarını işini bahane edersin, ama gene de bastıramazsın o gitme duygusunu. Aslında “her gidiş kıvrılıştır, gidişten az sonra geriye” bunu bildiğin hâlde basarsın arabanızın yumuşak gaz pedalına, düşersin yolların kıvrımlarına, ama hep düşüncelerin terk ettiğin yerdedir, hep düşlediğin bırakıp gittiğin yerdedir aslında sıkıntılarınla nefes aldığın yerler, çay içtiğin deniz kenarındaki o tahtadan sandalyeler ve arkada bıraktığın yaşam boyu anılar... Aslında düşmüşsündür yolların kıvrımlarına, güneşin batışına şehrinin en uç kısmına ve de en ıssız yamaçlarına, dağlara bakarsın, bayırlara ...

ABLAMA MEKTUP

Selam biricik ablacığım. Bu mektubumu sana saat 19:30’da yazıyorum. Bugün 14.06.2020 Pazar seni saat 13.50’de toprağa verdikten sonra, ablacığım; seni toprakla buluşturduk. Sonra tahtadan evinin üstüne hasırlar konuyor ya hani herkes yarış halinde “küreği yere bırak” diyerek ne kadar çok toprak atarsam çok sevap kazanırım düşüncesi. Üstüne toprak taneleri gelmemiştir inşallah ablacığım. Eğer geldiyse çok üzülürüm. Ablacığım dün gece iki tane melek seni yeni yaşamına götürmek için geldikten biraz sonra biricik kızın Dilek saat on iki elli dokuzda aradı beni. Annemi götürdüler diye. Yanına nasıl geldiğimi anlamadım. Ben geldiğimde sen sessizce yatıyordun, yüzün de örtülüydü. Yanaklarını okşarken hiç tepki göstermedin. Belli ki yeni yaşamında mutluydun. Ablam; ayrılık çok zor. Daha ilk günden seni özledim. İlk günden anılarımızı hatırlamaya başladım. Ben dünyaya geldiğimde sen dokuz yaşındaydın. Çocukken bile o güzel gözlerine baktığım zaman huzur buluyordum. Altmış yedi sene yaşamımda...

TÜTÜN ZAMANI (2)

Tütün dikimi zamanı! Sabah erkenden annem ve kardeşlerim ile beraber evimizin cümle kapısından çıkıp, tarlamızın yolunu tutuyoruz. Hurmalı Mevkii’nde Murat Hoca’dan (Murat Aksüt) kiraladığımız tarlaya tütün dikmeye gidiyoruz. Hurmalı yollarında insanlar, hayvanların keletirlerine yüklemiş olduğu tütün fidanları, eşeğin semerinin arkasında iple bağlı olan keçileri ve koyunları yolculuğumuzda bize eşlik ediyorlar. Semere bağlı olan hayvanlardan kuzu ya da oğlak biraz gerisinde kaldığı zaman öndeki hayvan ayaklarını gerer ve gitmek istemez. Merak eder acaba yavrusunun başına bir şey mi geldi? diye. Yavruları annelerinin önüne geçince bu sefer de anneleri hızlı yürüyüp yavrularına yetişmek için eşeği geçmek isterler. İnsanlarımız evlerinde besledikleri hayvanları ile beraber iş zamanı bir koşuşturma serüvenidir, sürer gider... Hurmalık yolundaki bütün kadınlar siyah feracelerini, genç kızlar ise basma veya dokuma şalvarlarını giymişler. Yüzü güneşten yanmasın diye, beyaz keten kumaşın için...

NEREDE O ESKİ YILLAR VE DOSTLAR?

Biz; ellili yılların kuşağı, ömrümüzün büyük bir bölümü hızlı bir şekilde geçip gidiyor. Geriye, yani maziye baktığımızda iki şey hafızalarımıza takılıyor. Ya of veya oh! Sadece iki kelime geçirmiş olduğumuz hayat, artık maziye akmıştır. Aslında çok kısa yazılan bu iki kelimeyi açmaya kalksak ciltlerce kitap ortaya çıkar. Biz ise o mazinin hatıralarıyla yine hızlı bir şekilde takılmış, tik tak lara uçup gidiyoruz.   Çocukluk hatıralarımız ve arkadaşlarımız hayatın çarkı içinde öğütülmüş bir una döndü. El bebek, gül bebek büyütülüp hayatı tanımaya, çevreyle uyumlu olmaya çalıştık. Evlerin hoş sohbetleri, komşuların yardımlaşmasıyla, hayatı tanımaya başladık. Sofralarımızda aşımızı beraber kaşıkladık. Zaman içinde büyüdük serpildik. Çevreye uyum sağlamaya çalıştık. Mahalle aralarında beraberce misket oynadığımız birçok arkadaşımızı kaybettik. Dünya denen misafirhanede esen rüzgâr, bizleri ayrı ayrı mekânlara savurdu. Doğduğumu...

ÇOCUKLUK ANILARIM

Henüz daha okul çağındaydım. Mahalle arkadaşlarımla, beraber sayıları çok fazla olmamakla beraber kınalı isimli, tabak, karakeçilerim peşinden o tepeden bu vadiye sabahtan akşama kadar dolaşıyordum. Sabahleyin annemin katmeri, sütlü bulgur, kara ve kınalı keçilerin sütünden yapılmış ayranı, karakılçık buğdaydan yapılmış ev ekmeği ve hurma zeytini olan ekmek çıkını belime bağlayıp, emsalim komşu çocuklarıyla birlikte patikalardan çalıların arasından geçip hayvanlarımızı doyurmaya çalışırdık. Keçiler çok hareketli olduklarından kontrolü de hayli zor olurdu. Ama insan her işte olduğu gibi çobanlığın da sırlarını kısa zamanda öğreniyor. Hayvanların yönetimini yayılım sahasına göre planlamak zorundaydınız çevreye zarar vermemesi için. Keçilerle bazen ıslıkla, bazen isimleriyle hitap ederek iletişim kurmayı başarmak zorundaydınız. Yaz döneminde kuşluk vaktinden sonra keçilerin hareketleri doygunluklarında yavaşlamaya başlar ve gün tepeye çıktığında istirahat edecekleri gölgesi büyük bir a...

ALAÇATI’DA SİNEMA GÜNLERİ (2)

Sizlere nasıl anlatayım bilemiyorum. İlk yıl Alaçatı’da ne bir kültür merkezi vardı nede amfi tiyatro. Bugün kapalı otoparkın olduğu Kuğulu Park dediğimiz yerde yüzlerce   çocuk hasırların üstünde, ahşaptan yapılmış bir platformda Avrupa’dan ve ülkenin dört bir yanından   gelen tiyatro gurubunun oyuncuları   ile birlikte oyunlarını sergiliyorlar ve oyunun sonunda çocuklarla el ele tutuşup hep birlikte meydanlığa geliyorlardı. Türkiye’den katılan Denizli Tiyatrosunun sorumlusu Sayın   Sadık Aslankara, Olcay Poyraz gibi isimlerle birlikte tüm tiyatro oyuncularının veçocuk kitapları yazarı Ülker Köksal gibi ünlü isimlerin katılımıyla gösterimi biten eseri tartışıyorlardı. Bizde onları büyük bir heyecanla izliyorduk.   Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali’ninikinci yılında Kartal Tibet’in yönetmenliğini yaptığı ve baş rolünü Kemal Sunal’ın oynadığı Koltuk Belası filmi çekimleri vardı.Alaçatı Belediye binası film ekibine tahsis edilmişti. Rahmet...

ANNEM

Annemin dünyası bir başkaydı.Hayata hep pozitif bakardı.Corona günlerinde yine gelgitlerdeyim...Çekiyorum kendimi gecenin derinlerine. Annemin bana bakan gözleri geçiyor gözlerimin önünden, o güzel kahverengi gözleri dünyaya bir başka bakardı.Gölgesi bile başkaydı. Yolda yürürken siyah feracesiyle onuizlerdim. Hep gölgesinde yürümeye çalışırdım.   Yanında yürürken bile “hadi yetiş bana arkamda kalma ! deyip yanında yürüdüğüm zaman bile benim hep saçlarımızı okşardı. O günler hep gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçer.Arada bir daralıyorum.Annem ebediyete göçeli yirmi üç yıl olmuş.Yazarken yine gözlerim dolu dolu. Annem gideli hep aynı iklimdeyim. Kısa konuşurdu ve öğüttü her sözü. "Adam olmak zordur, eşek olmak çok kolay! Önünüzde yol, siz seçeceksiniz." İlk aklıma gelenler. Annemle iki arkadaş gibiydik. Söylediği her sözü beynimin bir köşesine yerleştirirdim. Korktuğumdan değil onun herşeyin iyisini bildiğine emindim. Ve hep başım önde, çıt çıkarmadan, pür dikkat...