Alaçatı’nın İbroş Abisi

 

Alaçatı’nın İbroş Abisi

Bazı insanlar vardır; isimleri nüfus kâğıdında yazar ama gerçek adlarını hayat verir. İbrahim Tuncel de onlardan biridir. Alaçatı’da onu kimse İbrahim Tuncel diye çağırmaz. O, çocukluğundan bugüne herkesin dilinde “İbroş”tur. Bu, bir lakaptan çok daha fazlasıdır; aidiyetin, tanışıklığın, güvenin kısaltılmış hâlidir.

İbroş Abi’nin hikâyesi, 1918 yılında Arnavutluk’tan göçle başlar. Ataları, umutlarını bohçalarına sarıp Alaçatı’ya yerleşir. Toprak onları kabul eder; onlar da toprağı. Ve yıllar sonra, bu toprakların bağrında İbroş abi dünyaya gelir. Bugün 84 yaşında… Ama yaşı, takvimle değil; sürdüğü tarlalarla, diktiği ağaçlarla, emekle ölçülür.

Gençliğinden itibaren hayatını tarıma adamıştır. Tütün ekmiştir, anason ekmiştir. Domatesten soğana, zerzevatın her çeşidi onun elinden geçmiştir. Toprakla konuşmayı bilenler vardır. Ne zaman su ister, ne zaman dinlenmek ister? Anlarlar. İbroş abi de onlardandır. Tarlalarının bir köşesine zeytin, bir köşesine meyve ağacı dikerken aslında geleceğe notlar düşmüştür. “Ben giderim,” demiştir belki içinden, “ama bunlar kalır.”

Öyle zamanlar olmuştur ki tarlayı beygirlerle sürmüştür. Demirin toprağa değdiği, insanın gücünü hayvana, hayvanın sabrını insana emanet ettiği yıllar… Haftada bir gün caminin etrafındaki pazar yerinde kendi yetiştirdiği ürünleri satar; kazandığı parayı cebinde değil, yine toprakta saklardı. Çünkü o, paraya değil; toprağa güvenirdi. Toprağın kimseyi yarı yolda bırakmadığını bilirdi.

İbroş abinin hayatı sadece üretmekten ibaret değildir; paylaşmak da bu hayatın temel direğidir. Aile bağları güçlüdür. Misafirlikler eksik olmaz, sofralar kalabalık olurdu. Sohbetler tarımdan sağlığa, hayattan insan olmaya uzanırdı. Çünkü o bilir ki toprakla uğraşan insan, zamanı da sabrı da öğrenir.

İki kızı ve bir oğlu vardır. Kızları evlenmiş, oğlu da evli olup onunla birlikte çalışmış, omuz omuza emek vermiştir. Birlikte üretmiş, birlikte kazanmışlardır. Zaman değişmiş, Alaçatı başka bir yüze bürünmüştür. İbroş Abi de bu değişime sırtını dönmemiş; iki evini birleştirerek güzel bir otel yapmıştır. Bugün bu oteli oğlu, ailesiyle birlikte, büyük bir özen ve keyifle işletmektedir. Bu, emeğin kuşaktan kuşağa sessizce devredilmesidir.

Hayatı boyunca ağzına bir damla dahi alkol ve sigara almamış, bedenini ve ruhunu yormamıştır. Sağlıklıdır, güçlüdür. Belki de bunun sırrı, sabah toprağa basarak uyanmakta; akşam alnındaki terle günü kapatmaktadır. Çünkü bazı ömürler vardır, doğaya karşı değil; doğayla birlikte yaşanır.

İbroş abi, Alaçatı’nın yaşayan hafızalarından biridir. Onun ellerinde toprağın çizgileri, yüzünde emeğin izi vardır. O, bize şunu hatırlatır: “İnsan ne kadar sahip olduğuyla değil, neye sadık kaldığıyla yaşlanır.”

Sağlıkla, huzurla geçecek nice yılların olsun İbroş abi… Toprak seni tanıyor, biz de…

 

Rüzgârın Hatırlattıkları

Bazı kasabalar vardır; insan orada sadece yaşamaz, hatırlar. Alaçatı benim için hep böyle bir yer oldu. Taşlarına bastıkça geçmişin sesi gelir; rüzgâr estikçe zamanın üstü açılır.

1994 yerel seçimlerine giderken Alaçatı’da alışıldık siyasetin dışında bir hava vardı. O yıllar, kararların dar odalarda alındığı, seslerin duvarlarda boğulduğu yıllardı. Biz ise sözü sokağa çıkardık. Kahvehanelerde, sokak aralarında, rüzgârın yön verdiği sohbetlerde buluştuk.
Çünkü bazı kararlar masa başında değil; insan yüzüne bakılarak alınır.

Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokratik Sol Parti Alaçatı örgütleriyle uzun uzun konuştuk. Bir adaylığı değil, bir kasabanın geleceğini tartıştık. Aslında geleceği değil; emaneti konuştuk. Sonunda iki parti birleşti ve beni ortak aday olarak halkın karşısına çıkardı. O an anladım ki siyaset, bazen kazanmak değil; doğru yerde durabilmektir.

Benim siyaset anlayışım hiçbir zaman plan çizimlerinden ibaret olmadı. Çünkü bilirim: halktan kopuk her proje, önce ruhunu kaybeder; sonra kendini. Bu yüzden Alaçatı’yı anlatırken projelerden önce hikâyeler anlattım. Taş evlerin neden taş kaldığını, sokakların neden dar olduğunu, rüzgârın neden susturulmadığını anlattım. Büyümenin her zaman çoğalmak olmadığını; bazen olduğu gibi kalabilme cesareti olduğunu konuştuk yıllarda Alaçatı bugünkü gibi değildi. Biraz yalnızdı, biraz içine dönüktü. Turist gelmezdi belki ama emek vardı, üretim vardı. İnsanlar az konuşur ama söyledikleri yerini bulurdu.
Ben Alaçatı’nın betonla değil; akılla, estetikle ve vicdanla gelişmesi gerektiğine inanıyordum.
Çünkü beton yükselir; ama hafıza derinleşir.

1570 yılında bu topraklara gelen Alacaat aşiretinin son temsilcilerinden biri olarak Alaçatı’yı yetmiş yılı aşkın süredir tanırım Taşını tanırım, rüzgârını tanırım. Ama en çok suskunluğunu bilirim.  Bu yüzden Alaçatı benim için bir yer değil; bana bırakılmış bir sorumluluktur.

Seçimleri kazanamadık. Ama bazı yenilgiler vardır ki insanı geriye değil, daha derine götürür.
Seçimlerden sonra da Alaçatı için çalışmayı sürdürdüm. Tarihi yapıların, kiliselerin yok edilmesine razı olmadım. Bir yapının işlevi değişebilir; ama yok oluşu, belleğin susmasıdır.

Bir kilisenin bugün cami olarak yaşamasına saygım vardır. Çünkü mesele taş değil; taşın taşıdığı anlamdır. Ama yıkılan iki kilise, Alaçatı’nın hafızasında hâlâ açık duran bir boşluktur.
Bazı boşluklar görünmezdir; ama insan yürürken takılır.

Çeşme Kent Konseyi Başkanlığı görevimde de aynı duruşu sürdürdüm. Rüzgâr güllerine karşı çıktım, toplantılara katıldım, uyardım. Çünkü Alaçatı’nın rüzgârı yalnızca enerji değildir; yön duygusudur. Bir kasabanın silueti bozulduğunda, insanın kendini tanıma biçimi de bozulur.

Bugün Alaçatı’ya baktığımda başka bir sessizlik görüyorum. Meyhaneler çoğaldı, ama sohbet azaldı. Ses yükseldi, söz hafifledi. Oysa Alaçatı hiçbir zaman bağırarak var olmadı. Onu ayakta tutan şey, alçakgönüllülüğüydü. Ben seçilmedim. Ama geri de çekilmedim. Çünkü bazı insanlar seçilmez; tanıklık eder. Yazmaya, söylemeye, hatırlatmaya devam ediyorum.

Alaçatı yalnızca geçmiş değildir. Gelecek de değildir. Alaçatı, insanın eline verilmiş bir sınavdır. Ve bazı sınavlar vardır ki notla değil, vicdanla geçilir.

Kalın sağlıcakla.

HAKİM NİHAT TINAZ; BIR ALAÇATI HAFIZASI

 

HAKİM NİHAT TINAZ; BIR ALAÇATI HAFIZASI

 Hakim Nihat Tınaz Alaçatı’nın yetiştirdiği önemli değerlerden biriydi. Sessizliğiyle konuşan, bakışıyla selam veren, kelimeleri seçerek kullanan bir zarafet timsaliydi. Alaçatılıydı. Ataları Arnavutluk’tan göç etmiş, kökleri derin, ailesi genişti. Babası Abdullah Tınaz’ı terzi dükkânımda tanıdım. Kumaş seçer, elbise diktirir, işini bilir, sözü ölçülü bir insandı. Ailenin çocukları okula gider, hayat yavaş ama sağlam adımlarla akardı.

Nihat Tınaz, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirerek hâkim oldu. İzmir’de ve ülkenin farklı yerlerinde görev yaptı. En uzun duraklarından biri Karaburun’du. Adalet dağıtırken gösterişten uzak, vicdanla yol alan bir hukuk insanıydı. Karaburun’da görevliyken Alaçatı’ya sık sık gelirdi. Terzi dükkânımın önünden geçerken başını hafifçe sallaması, kelimelere ihtiyaç duymayan bir selamlaşmaydı.

Yıllar sonra kitapçı dükkânımı açtığımda emekli olmuştu ve en sadık müşterilerimden biri hâline geldi. Çok okurdu. Kitapları yalnızca tüketmez, onlarla düşünürdü. “Ömer,” derdi bazen, “senin bu dükkân kadar benim de kitaplığım var.”

Sohbetlerimiz edebiyatla başlar, tarihle derinleşir, felsefeyle sessizleşirdi. Alaçatı’yı bir tarihçi titizliğiyle, bir bilge sakinliğiyle anlatırdı. Hangi evde kim yaşamış, hangi taş hangi hatırayı saklamış; hepsini bilirdi. Bana Alaçatı hakkında ne okumam gerektiğini, hangi satırların bu kasabayı gerçekten anlattığını hep o öğretti. İnsan ölünce yalnızca bedeni toprağa karışmaz; eğer ardında bilgi, zarafet ve iyi hatıralar bırakmışsa, ruhu anlatılarda yaşamaya devam eder. Nihat Tınaz da Alaçatı’nın anlatılarında yaşayanlardan oldu.

Onu rahmet ve minnetle anıyorum. Böyle insanlar eksildikçe, hatırlamak bir sorumluluk, anlatmak bir vefa borcu oluyor.

 Kalın sağlıcakla…

Alaçatı’nın Gönül Ustaları

 

Alaçatı’nın Gönül Ustaları


Bazı insanlar vardır; yaşadıkları yere yalnızca ayak basmaz, oraya ruhlarını da bırakırlar. Onlar bir kasabada yaşamaz, o kasabanın hafızası hâline gelirler. Alaçatı’nın geçmişini düşününce, bu hafızanın en sıcak köşelerinden birinde Tevfik Çakır durur.

Tevfik Çakır, Alaçatı’nın zamanının en yakışıklı delikanlılarından biriydi. Ailesi tütün işleriyle uğraşırdı. O yıllarda tütün yalnızca bir geçim yolu değil; sabrı, emeği ve paylaşmayı öğreten bir hayat biçimiydi. Evlerin önünde dizilen tütünler, edilen sohbetler ve söylenen şarkılar, bugünün aceleci dünyasında neredeyse kaybolmuş bir insani ritmi temsil ederdi.

Annesi Fatma abla, tütün dizerken söylediği şarkılarla bu ritmin sesi olurdu. Güzel bir sesi vardı; fakat asıl güzellik, o sesin taşıdığı içtenlikti. İnsan onu dinlerken hayatın yükünün hafiflediğini hissederdi. Belki de sanat dediğimiz şey tam olarak buydu: Gündelik hayatın içinden süzülen bir teselli.

Bu evde büyüyen çocuklar da bu iklimden nasibini aldı. Kızı Gülşen, annesinin şarkılarından ilham alarak Türk Sanat Müziği sanatçısı oldu. Sesi radyolardan yayıldı, bilmediği evlerin içine misafir oldu. Kardeşi Hayriye abla ise annesiyle birlikte hem çalıştı hem şarkı söyledi. Bu ailede emekle sanat, alın teriyle estetik yan yana yürürdü. En önemlisi de aralarındaki sevgi ve saygıydı; açık fikirli, demokrat ve insanı merkeze alan bir duruşları vardı.

Tevfik abi ise esprisiyle, muhabbetiyle çevresindekilerin gönlünü kazanan bir insandı. Ben bir dönem terzi çırağıyken, aramızdaki yaş farkına rağmen bana her zaman bir ağabey gibi yaklaştı. Büyükannemle sohbet ederken terzilikle ilgili anlattıklarımı ertesi gün dükkâna gelip tatlı tatlı ti’ye alırdı. O şakalar, insanın varlığının fark edildiğini hissettiren küçük ama kıymetli dokunuşlardı.

Zaman değişti, tütün işleri bitti. Hayat başka yönlere aktı. Tevfik abinin ağabeyi Erdoğan abi uzun yıllar inşaat ustalığı yaptı; Erdoğan abisiyle birlikte çalıştılar. Emek, dostluk ve muhabbet, mesleklerin ve yılların ötesinde bir bağ kurdu aralarında.

Sonra hayat, herkes gibi Tevfik abiyi de sınadı. Önce eşini, ardından kızını kaybetti. Acı, insanın içini sessizce oyar. Kimi insan bu oyukta kaybolur, kimi ise oradan yeni bir anlam çıkarır. Tevfik abi, acıya rağmen hayata tutunmayı seçenlerdendi.

Oğlu Ersen’le birlikte evinin bahçesinde bir restoran açtılar. Burası yalnızca yemek yenilen bir mekân değil; emeğin, direncin ve yeniden ayağa kalkmanın sembolü oldu. Ersen’in mesleki birikimiyle büyüyen bu yer, zamanla dünyanın dikkatini çekti. Ama benim için asıl değeri, hâlâ bir çayın, bir kahvenin etrafında kurulan samimi sohbetlerdir.

Bugün Tevfik abi hâlâ çalışıyor. Hâlâ dükkânının önünden geçenleri çağırıyor, hâlâ muhabbetiyle insanın içini ısıtıyor. Çünkü bazı insanlar emekli olmaz; onlar yaşadıkları yere kök salar.

Tevfik abi, sen çok yaşa. O güzel yüreğinle, o derin sohbetlerinle Alaçatı’nın sana hâlâ ihtiyacı var.

Kalın sağlıcakla.

Alaçatı’nın Sessiz Hafızası

 

Alaçatı’nın Sessiz Hafızası

Alaçatı’nın tarihini ben kitaplardan okuyarak değil, yaşayanlardan dinleyerek öğrendim. Bu toprakların hafızası arşivlerde değil, insan yüzlerinde saklıydı. Ben Alaçatı’nın tarihini; terzi dükkânıma kahve içmeye gelen yaşlı ağabeylerimden öğrendim. Bir fincan kahvenin buharı yükselirken, kelimeler ağırlaşırdı. Kimi zaman bir sandalyeye oturur, kimi zaman camın önünde ayakta dururlardı. Mübadeleyle nasıl geldiklerini, neleri geride bıraktıklarını anlatırken gözleri dolar, sesleri titrerdi. O an anlardım ki tarih, sadece olan biten değil; katlanılan, susulan ve taşınan bir şeydi.


Büyüklerimiz anlatırdı; bu sokaklarda bizden önce başka hayatlar yaşanmış, evlerin taşları başka diller duymuş, aynı kapılardan başka insanlar girip çıkmış. Biz çocukken bunu bilmezdik. O taş evlerde Oyun oynarken, tarihin içinde koştuğumuzun farkında değildik. Rum ustaların yaptığı kalın duvarlı evler yazın serin, kışın dirençliydi. Pencereleri rüzgârı içeri davet edecek şekilde konumlandırılmıştı. Biz buna mimari demezdik; “ev böyle olur” sanırdık. Meğer o evler, insanın doğayla kurduğu saygılı ilişkinin taş hâliymiş. Yel değirmenleri bizim için bir manzaraydı, büyüklerimiz için ise hatıraydı. “Eskiden çalışırdı” derlerdi. Rüzgâr estiğinde yalnızca hava değil, geçmiş de hareketlenirdi. O rüzgârla öğütülen buğdayın, paylaşılan ekmeğin, aynı sofrada oturmanın hikâyesi anlatılırdı.


Mübadeleyi yaşayan kimse kalmamıştı belki ama izleri her yerdeydi. Kapı tokmaklarında, kemerli girişlerde, duvarlara kazınmış işaretlerde… Yeni hayatlar kurulmuştu bu evlerde ama eski hayatlar tamamen silinmemişti. Tarih, gündelik hayatın içine karışmıştı; biz fark etmeden. Bağlardan söz edilirdi hep. Alaçatı bir zamanlar üzümüyle, tarlasıyla, emeğiyle anılırdı. Bugün sokak olan yerlerin eskiden bağ yolu olduğunu öğrendiğimizde şaşırırdık. Oysa Alaçatı, her zaman çalışarak var olmuş bir yerdi. Benim Alaçatım’da tarih sessizdi. Müzelerde değil, kapı önlerinde, bir terzi dükkânında, bir kahve sohbetinde anlatılırdı. Ben bu hikâyeleri kitaplardan değil, o günleri yaşayanların gözlerinden dinledim. Belki de bu yüzden, Alaçatı’nın geçmişi bana uzak gelmez. Hâlâ yanımdadır; bir fincan kahvede, bir dikiş sesinde, bir suskunlukta… Bu satırları, zihnimde kalan tarihleri gelecek genç nesillere aktarmak için yazıyorum. Çünkü anlatılmayan tarih, sessizce kaybolur.  Kalın sağlıcakla.

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN GÖLGESİ

 

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN GÖLGESİ

Bir kasabanın ruhu, yalnızca taşında toprağında değil; gölgesinde, selamında ve sessizliğinde saklıdır. Alaçatı, eskiden bakirdi. Yavaş ve insancıldı.

Pazar kurulan ana caddede, ki o caddenin adı şehitler caddesiydi. Rumlardan kalma dut ağaçları sıralanırdı. O dut ağaçlarının altında akşamüstleri yürüyen insanlar vardı: Öğretmenler, nahiye müdürü, jandarma komutanı ve kasabanın saygın simaları… Herkes birbirini tanır, herkes birbirine selam verirdi. Öğrenciler öğretmenlerini gördüğünde saygıyla başını eğerdi; bu, yazılı olmayan ama herkesin bildiği bir terbiyeydi.

Cumhuriyet Meydanı’na varılır, belediye kahvesinde dut ve biber ağaçlarının gölgesine oturulurdu. Serin rüzgâr çayın buharına karışır, sohbetler ağır ağır akar, kimse acele etmezdi. Alaçatı, insanın insana değdiği bir yerdi.

Bugün ise “gelişme” adı altında her taraf betonla çevrildi. Evler yükseldi ama gölgeler kayboldu. Kahvehaneler kapandı; yerlerini barlar, restoranlar aldı. Alaçatı’nın emeklileri, yaşlı amcaları, teyzeleri artık oturacak bir bank, dinlenecek bir köşe bulamaz oldu. Bir çay içip sohbet edebilecekleri mekânlar ya yok oldu ya da fiyatlarıyla onları dışarıda bıraktı.

Oysa bu kasabanın sahipleri yalnızca turistler değil. Burada yaşayanlar, yaşlananlar, emek verenler de var. Çeşme ve Dalyan’daki üniversitelerde okuyan gençler de Alaçatı’yı görmek istiyor. Ceplerinde para olmayabilir; ama kütüphaneden aldıkları kitabı okuyabilecekleri, kimsenin rahatsız etmediği bir park, bir sandalye, bir ağaç gölgesi arıyorlar. Ne yazık ki onu da bulamıyorlar.

Belediyeler çocuk parkları yapıyor, elbette bu kıymetlidir. Ama bir kentin vicdanı, yalnızca çocuklara değil; yaşlılara, öğrencilere ve yoksun bırakılanlara da bakabildiği ölçüde gelişir. Yaşlıların sessizce oturabileceği, öğrencilerin kitabını açabileceği, uygun fiyatlı çay-kahve içilebilecek kamusal alanlar düşünülmek zorunda değil midir?

Bir kent, sadece tüketilen bir vitrin olmamalı. Yaşanan bir yer olmalı. Alaçatı, rüzgârıyla, ağacıyla, insanıyla bir bütündü. Bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:
Bu kasabada yaşayanlar, hâlâ kendilerine ait bir gölge bulabiliyor mu?

Çeşme Belediyesi ve değerli yöneticilere çağrımdır: Alaçatı’yı yalnızca turizmin değil, insanlığın da merkezi olarak düşünmek zorundayız. Bankları, parkları, sessiz alanları yeniden planlamak; yaşlıya, gence, öğrenciye yer açmak bu kente bir lütuf değil, bir sorumluluktur.

Çünkü kentler, betonla değil; insana verdikleri değerle yaşar.

 

Sessizlikle Konuşan Kasaba

 

Sessizlikle Konuşan Kasaba

Bazı yerler vardır; haritadan silinmez ama ruhtan çekilir.

Alaçatı bugün biraz böyle bir yerde duruyor. On beş yıl önce bu kasaba evet, ben hâlâ kasaba demekte ısrar ediyorum akşamları nefes alırdı. İnsan sesiyle, çay buharıyla, kahve sohbetiyle… Günün yorgunluğu kahvelerin ahşap masalarında çözülür, hayat herkes için biraz olsun hafiflerdi. Çalışanlar işten, tarım emekçileri tarladan döner; kimse evine kapanmazdı. Çünkü ev, insanın yalnız kaldığı yerdi; hayat ise dışarıdaydı.

Şimdi dışarısı suskun. Yetmiş dört yaşındayım. İnsan bu yaşta geçmişi daha çok hatırlar sanır ama asıl fark edilen, bugünün eksikliğidir. Bu yıl Alaçatı’yı ilk kez bu kadar sessiz yaşadım. Sabah kahvaltımdan sonra dükkanımı açıyorum. Saatler geçiyor. Kapıdan içeri giren olmuyor. Siftah yapmadan dükkanımın kapısını kapatıp eve dönüyorum. Akşamı kitaplarla geçiriyorum gecemi; çünkü konuşacak insan kalmayınca insan, kelimelere sığınıyor.

Belki de felsefe tam burada başlıyor:

İnsan, sesini kaybeden bir yerde yaşamaya devam edebilir mi?

Alaçatı Belediyesi kapandıktan sonra, merkezde yaşayanların evlerini satıp sosyal konutlara taşınmasıyla birlikte kasabanın belleği de dağıldı. İş yok, tütün yok, tarla yok. “Turizm merkezi olacak” denildi. Turizm geldi belki ama hayat gelmedi. Çünkü turizm, bir yere insan getirir; hayat ise insanı orada tutar.

Bugün Alaçatı’ya bakan gözler var ama burada yaşayan yürekler azaldı.

Ben kitap okudukça kelimelerim çoğalıyor. Okudukça anlatma ihtiyacım artıyor. Çünkü Alaçatı, yalnızca taş evleriyle değil; yaşanmışlıklarıyla, alın teriyle, sohbetleriyle var olmuş bir memleket. Büyüsü buradaydı. Ve büyü, betonla değil; insanla korunurdu.

İki kitap yazdım. Yetmedi. Çünkü bazı yerler bir kitapla anlatılamaz. Alaçatı’nın derdi benim derdim oldu artık. Yazmak, benim için bir hatırlama değil; bir direnme biçimi. Unutmaya karşı küçük ama inatçı bir çaba. Artık resmiyette bir mahalleyiz. Çeşme’ye bağlıyız. Hizmet alıyoruz belki ama kimlik, hizmetle ölçülmüyor. Kimlik, kendini yönetme hakkıyla, kendi sesini duyurma imkânıyla yaşar.

Bazen düşünüyorum:

Eğer bir gün Alaçatı yeniden belediye olursa, belki sadece binalar değil; hatıralar da korunur. Belki kahveler yine dolar. Belki akşamlar yeniden konuşur.

 

Ben hâlâ buradayım.

Bir masanın başında, kitapların arasında,

Sessizliğe karşı yazıyorum.

Çünkü bazı kasabalar,

Ancak anlatıldıkça yaşar.

Kalın sağlıcakla.

Alaçatı’nın İbroş Abisi

  Alaçatı’nın İbroş Abisi Bazı insanlar vardır; isimleri nüfus kâğıdında yazar ama gerçek adlarını hayat verir. İbrahim Tuncel de onlardan...