Ana içeriğe atla

Kayıtlar

MEMLEKETİM’DEN ESNAF MANZARALARI

  MEMLEKETİM’DEN ESNAF MANZARALARI Memleketin ünlü şairi olan Nazım Hikmet’in kitabı “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı okuyanlar bilir; orada insan geldiği yerin, çalıştığı toprağın ve yanındaki insanların içinde anlatılır. Uzun yıllardır Alaçatı’da yaşıyorum ve bugün kasabamda gördüğüm manzara, o kitaptaki gibi birbirine bağlı insanların manzarası değil. Yedi kuşaktır bu topraklarda olan bir ailenin çocuğu olarak söylüyorum: Alaçatı bugün yaz boyunca doluyor, kışın ise boşalıyor. Alaçatı’ya dışarıdan gelip kendi kültürünü getiren, yeni nesil meyhaneler ve mekânlar açan insanlar var. Yazın sokaklar ışıl ışıl, her yer dolu. Ama Eylül ayının son günü geldiğinde kepenkler iniyor, ışıklar sönüyor, kapılara kilit vuruluyor ve bu insanlar başka bir hayata dönüyor. Kış boyunca bütün sokaklar yapayalnız kalıyor. Taş evlerin arasında yürürken ses veren tek şey rüzgâr oluyor. Bir kasaba yalnızca yaz üç ayında yaşayan bir sahne olamaz; sokak, orada kışın da yaşayanların sokağıdır. Bu bö...
En son yayınlar

ALEV COŞKUN'U SEVGİYLE ANARKEN

  ALEV COŞKUN'U SEVGİYLE ANARKEN Sayın Alev Coşkun, 1978 yılında Turizm Bakanı iken selden etkilenen Alaçatı'ya gelerek halkın derdini dinledi, insanlara moral verdi; hasar gören bütün vatandaşlarımızın yaralarını sarmak, mağdur olanların acılarını dindirmek için büyük bir gayret gösterdi. O günleri özlemle anıyorum. Sel, birçok insanımızı zor durumda bırakmıştı; o gün bize en çok gereken şey de bir dost eli, bir yürek sıcaklığıydı. Eski siyasetçiler vatanını, milletini, vatandaşını seven insanlardı; Peki bugün de öyle mi? Bugün bakanlar yalnızca Cumhurbaşkanının yorumlarıyla, verdiği emirlerle görev yapıyor. Alev Coşkun, 1936 yılında Ödemiş'te doğdu; İzmir Atatürk Lisesi'ni bitirdikten sonra 1960'ta İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Henüz 25 yaşındayken, 1961 Anayasası'nı hazırlayan Kurucu Meclis'in seçimle gelen en genç üyesi oldu. 1973-1980 yılları arasında iki dönem CHP İzmir milletvekilliği yaptı; 5 Ocak 1978 ile 12 Kasım 1979...

KOMŞULUKLARIN GÜZEL İNSANLARI

  KOMŞULUKLARIN GÜZEL İNSANLARI Bir gün evden çıkmış, sokağın başına doğru yürüyordum. Huriye ablanın evinin önünden geçerken içeriden seslendi: “Ömer, evladım, nasılsın, iyi misin?” Adımlarımı durdurup geri döndüm. Huriye abla kapısının önünde, yüzünde her zamanki sıcak gülümsemesiyle bana bakıyordu. O an anladım ki mahallede insan yalnızca kendi evinde yaşamaz; komşularının ilgisinde, sesinde ve hatırında da var olur. Bir kapının önünde sorulan birkaç kelime, insanın bütün gününü güzelleştirebilir. Huriye abla çok önce evlenmişti. Ben de o yıllarda önce Dursune ablanın evinde kiracı olarak oturdum, ardından Adil Karayılan’ın deprem evine taşındım. Böylece Ahmet Çetin’in eşi Huriye ablayla birkaç yıl karşılıklı komşuluk yaptık. Bugün geriye dönüp baktığımda, o yılların hayatımın en güzel dönemlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Çünkü o zamanlar komşuluk yalnızca aynı sokakta oturmak değildi. İnsanlar birbirinin kapısını, sesini, derdini ve sevincini bilirdi. Bir evin ışığı e...

ALAÇATI’NIN SESSİZ SANATKÂRI: EMİN KIRÇAKÇI

  ALAÇATI’NIN SESSİZ SANATKÂRI: EMİN KIRÇAKÇI Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesi, Lozan anlaşması 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan sözleşmeyle kararlaştırıldı. Kâğıt üzerinde bir anlaşma gibi görünen bu tarih, yüz binlerce insanın hayatını değiştiren büyük bir kırılmaydı. İnsanlar doğdukları topraklardan ayrılırken evlerini, komşularını, çocukluklarını ve hatıralarını geride bıraktılar. Alaçatı da bu büyük tarihî yolculuğun duraklarından biri oldu. Selanik’in Kesre yöresinden ailesiyle birlikte mübadil olarak Türkiye’ye gelen Emin Kırçakçı, Alaçatı’ya yerleşti ve burada marangozluk sanatını sürdürdü. Fakat onu bugün hatırlamamın sebebi yalnızca iyi bir marangoz olması değildi. O, benim gözümde, bir insanın nasıl yaşaması gerektiğini sessizce gösteren insanlardan biriydi. Çocukluğumda ailemle birlikte ilk kez dükkânına gittiğim günü hâlâ hatırlıyorum. Duvarlarında marangozluk aletleri düzenli bir biçimde asılıydı. Her aletin bir yeri, her işin bir zamanı vardı. A...

GÖKYÜZÜNDE YALNIZCA BİR YILDIZ VARDI

  GÖKYÜZÜNDE YALNIZCA BİR YILDIZ VARDI 06 Ekim 2026, Saat 01.55 evimim balkonuma çıktım. Gece sessizdi. Mehtap, gökyüzünün karanlığında ağır ağır ilerliyordu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Yıllardır alıştığım o sonsuz yıldız kalabalığını aradım. Fakat gökyüzünde yalnızca bir yıldız vardı. Bir an şaşırdım. Sonra içimde garip bir hüzün belirdi. Oysa yıllar önce aynı balkondan gökyüzüne baktığımda yıldızları saymakla bitiremezdim. Binlerce yıldız vardı. Sanki gökyüzü, insanın yalnızlığını unutturmak için bütün ışıklarını gecenin üzerine serperdi. Bu gece ise başka bir dünya vardı. Sokak lambaları bütün gücüyle yanıyor, yeryüzünü gündüz gibi aydınlatıyordu. Ama gökyüzü karanlıktı. O anda düşündüm: Acaba biz yeryüzünü aydınlatırken gökyüzünün ışığını mı unuttuk? Sonra kendime daha zor bir soru sordum: Tanrı, yıldızlarını neden benden saklıyor? Acaba gökyüzünde bir şeyler mi değişti, yoksa değişen yalnızca benim bakışım mı? Belki de yıldızlar hiç kaybolmadı. Belki onlar hâlâ ...

BİR KİTAPÇI, BİR KASABANIN DÜŞÜNCE KAPISIDIR

  BİR KİTAPÇI, BİR KASABANIN DÜŞÜNCE KAPISIDIR 1989 yılında Alaçatı’da kitapçı dükkânımın kapısını açtığımda, belki bunun otuz küsur yıl sonra hâlâ aynı düşüncenin peşinden gideceğimi bilmiyordum. Ben kitap satmak istiyordum. Âmâ zaman bana başka bir şey öğretti: Aslında insanlara kitap değil, düşünceye açılan bir kapı sunuyordum. Bir kitabı satın alan insan, yalnızca eline birkaç yüz sayfalık kâğıt almaz. Başka bir insanın düşüncesini alır. Başka bir hayatla tanışır. Hiç görmediği bir dünyaya gider. Bazen geçmişe, bazen geleceğe, bazen de kendi içine yolculuk eder. İşte ben yıllardır Alaçatı’da ve Çeşme’de bunun için kitapçılık yapıyorum. İnsanlarımız okusun diye…Çocuklarımız öğrensin diye…Gençlerimiz merak etsin, araştırsın, sorgulasın diye…Çünkü bana göre bir toplumun geleceği yalnızca yapılan binalarla, açılan yollarla veya büyüyen ekonomisiyle kurulmaz. Bir toplumun geleceği, okuyan insanların sayısıyla da kurulur. Ben bunu kitapçı dükkânımda yıllar içinde gördüm. Bir ço...

ALAÇATI’DA BİR BELEDİYE BAŞKANININ YARIM KALAN HİKÂYESİ

  ALAÇATI’DA BİR BELEDİYE BAŞKANININ YARIM KALAN HİKÂYESİ Nazım Aydoğdu’dan Remzi Özen dönemine uzanan bir Alaçatı hatırası Bazı insanlar vardır; görevleri sona erse bile bıraktıkları izler kolay kolay silinmez. Bazı belediye başkanları ise yalnızca yaptıkları hizmetlerle değil, yaşadıkları hayatın ve yarım kalan hayallerin hikâyesiyle bir kentin hafızasında yer eder. Alaçatı’nın yakın tarihinde Nazım Aydoğdu’nun hikâyesi benim için böyle bir hikâyedir.1984 yılında yapılan yerel seçimlerde Milliyetçi Demokrasi Partisi’nden Nazım Aydoğdu, Alaçatı Belediye Başkanı seçildi. O yılların Alaçatı’sını bugünün imkânlarıyla değerlendirmek doğru olmaz. Belediyenin imkânları son derece sınırlıydı. Doğru dürüst bir çöp arabası, makam aracı ve yeterli hizmet araçları yoktu. Belediyede yaklaşık 30–35 personel görev yapıyordu. Nazım Aydoğdu ise hareketli, çalışkan ve Alaçatı için bir şeyler yapma heyecanı taşıyan bir başkandı. Belediyenin imkânlarını artırmak, özellikle çöp hizmetlerinde ku...

UMUDU KESMEMEK LAZIM

  UMUDU KESMEMEK LAZIM Bir Kitapçı Olarak Öğrendiğim Hayat Dersi Hayat insana bazen öyle günler yaşatır ki, insanın içinden “Artık bundan sonrası nasıl olacak?” demek gelir. Gelecek görünmez olur; bugün ağır gelir, yarın ise sanki hiç gelmeyecekmiş gibi hissedilir. Âmâ yine de umudu kesmemek lazım. Çünkü insan geleceği bilmiyor. Bugünün karanlığına bakıp yarının da karanlık olacağını düşünmek, insanın düşebileceği en büyük yanılgılardan biridir. Gelecek henüz yaşanmamıştır. Henüz yazılmamıştır. Belki de hayatın bize hazırladığı en güzel sayfa, henüz çevrilmemiş olan sayfadır. Stefan Zweig'i düşündüğümde hep bu geliyor aklıma. Avrupa'nın büyük kültür dünyasının yıkılışına, savaşın ve Nazizm’in yükselişine tanıklık etti. Yaşadığı büyük hayal kırıklıkları onu derin bir umutsuzluğa sürükledi. 1942 yılında Brezilya'da eşi Lotte ile birlikte yaşamına son verdi. Onu yargılamak bize düşmez. İnsan ruhunun taşıdığı acının ağırlığını dışarıdan ölçemeyiz. Âmâ tarihin bize bıraktı...

“İKİ YAKA BİR HAYAT”

  “İKİ YAKA BİR HAYAT”   Bazı hikâyeler kan bağıyla değil, aynı toprağın çağrısıyla taşınır kuşaktan kuşağa. Ben elli yıldır bu köşeden Alaçatı'nın belleğini, mübadele yıllarının acısını, iki yakada kalan yürekleri anlatmaya çalışırım. Bugün ise satırları başka bir kalemden, ama aynı ocaktan çıkan bir eseri sizinle paylaşmanın gururunu yaşıyorum: Oğlum Burak Önal'ın kaleme aldığı "İki Yaka Bir Hayat" adlı romanı. Kitap, 1923'te imzalanan mübadele sözleşmesinin gölgesinde geçen bir ayrılığı anlatıyor. Bir anne, o kargaşa günlerin birinde çocuğunu elinden kaçırıyor; çocuk Çeşme topraklarında kalıyor, anne ise bilinmeze doğru bir gemiye biniyor. Bu, sadece kurgusal bir olay örgüsü değil; bu topraklarda gerçekten yaşanmış binlerce ayrılığın, binlerce yarım kalmış vedanın küçük bir yansıması. Sakızlı, Rum, Türk, mübadil, yerli… Hangi adla anarsak analım, bu kıyılarda aynı acıyı taşıyan insanlar oldu. Bir baba olarak söylemekten çekinmem: Oğlumun bu hikâyeyi seçme...

ŞİDDETE SON VERECEK ŞİDDET Mİ?

  ŞİDDETE SON VERECEK ŞİDDET Mİ? Geçtiğimiz günlerde Cemil Meriç’in Bu Ülke kitabını yeniden elime aldım. Bazı kitaplar vardır; onları ikinci, üçüncü kez okuduğunuzda aynı kitabı değil, kendinizi yeniden okursunuz. Sayfaları çevirirken karşıma çıkan “şiddete son verecek şiddet” düşüncesi uzun süre aklımdan çıkmadı. İnsan, bazı cümleleri okur ve geçer. Bazı cümleler ise insanın peşine takılır. Gün boyunca düşünürsünüz, gece yatağa girdiğinizde yeniden hatırlarsınız. Çünkü o cümle yalnızca bir düşünce değildir; yaşadığınız zamana tutulmuş bir aynadır. Ben de o aynaya baktım. Ve kendime sordum: Biz gerçekten şiddeti yalnızca kavga, savaş ve silah mı sanıyoruz? Ya yüksek sesle konuşmak? Ya karşımızdakini küçümsemek? Ya düşüncesine katılmadığımız için ona hakaret etmek? Ya bir insanın huzurunu, kendi eğlencemizden daha değersiz görmek? Bunlar da şiddetin başka biçimleri olamaz mı? Cemil Meriç’i okurken insan ister istemez bugünün Türkiye’sine, bugünün insanına bakıyor. Sonra kendi yaş...