Ana içeriğe atla

ALAÇATI’NIN HAYRİYE ABLASI

 ALAÇATI’NIN HAYRİYE ABLASI

Bazı insanlar vardır; sokakta yürürken sadece kendilerini değil, geçmişi de taşırlar. Hayriye abla da onlardan biridir… Onun hikâyesi, biraz da Alaçatı’nın hafızasıdır.Ataları 1923 mübadelesiyle bu topraklara gelmiş, kök salmış bir ailenin en küçük kızı olarak dünyaya gelmiş. Sekiz kardeşin en küçüğü… Bugün ise o kalabalık ailenin anılarıyla baş başa kalan bir ömür sürüyor. Yedi kardeşini uğurlamış bir yüreğin sessizliği vardır onda fakat bu sessizlik hüzünden çok sabrı, kabullenişi ve hayatın derin bilgisini taşır.

Ben Hayriye ablayı çocukluk yıllarımdan tanırım. Onların evinin karşısına yakın bir yerde terzi çıraklığı yapardım. Yıllar geçti, çıraklıktan ustalığa uzanan bir yolculuk yaşadım. Aynı dükkânda on yıl boyunca terzilik yaptım. O yıllarda Hayriye abla her geçişinde selam verir, ayaküstü de olsa birkaç söz ederdi. İnsan bazen bir cümleyle hatırlanır; Hayriye abla ise her seferinde içtenliğiyle iz bırakırdı.

Hep güzel konuşurdu. Pozitif, içten ve dürüst… Sözleri bir öğüt gibi değil, bir dost sesi gibi dokunurdu insana. Naifliği, bugün pek rastlanmayan bir incelikti.

Kardeşleriyle birlikte yaptıkları evde yaşadı yıllarca. Ama o ev yalnızca bir yapı değildi; içinde emek, fedakârlık ve vefa vardı. Hayriye abla hayatını sadece kendisi için yaşamadı. Hasta olanı ziyaret eder, yardıma ihtiyacı olana koşar, bir yandan da sabırdan ve şifadan söz ederdi. Onun varlığı, başlı başına bir teselliydi.

Beni ne zaman görse yalnızca bana değil, eşime ve çocuklarıma da isimleriyle hitap ederdi. İnsanları unutmamak, onları hatırlamak… Belki de gerçek zenginlik buydu.

Zaman zaman kitabevime uğrardı. Oturur, sohbet ederdik. Kahve ikram etmek isterdim; çoğu zaman nazikçe reddederdi. “Seni yormayayım,” derdi. Oysa onun derdi kahve değil, muhabbetti. Bir selam, birkaç cümle… Ama içten ve sahici.

Geçtiğimiz gün yine dükkânın önünden geçerken kızımı görmüş, halini hatırını sormuş. Sonra içeri girip “Bir merhaba diyeyim,” dedi. Oturdu, sohbet ettik. O an yine anladım ki bazı insanlar konuşarak değil, varlıklarıyla iz bırakır.

Ağabeyi Hamdi abi de Alaçatı’nın unutulmaz isimlerindendi. İlk kola ve gazoz üretimini yapanlardan biri olarak bilinir. Kardeşleriyle birlikte çalışan, ailesi için yaşayan bir insandı. Hayriye abla gibi o da hayatını paylaşarak anlamlandırmıştı.

Sohbetimizin bir anında kendisine sordum: “Hiç evlenmeyi düşünmedin mi?”

Cevabı kısa ama derindi: “Anneme baktım, kardeşlerime baktım. Belki özgür olmak isterdim… Ama bir daha dünyaya gelsem yine evlenmezdim. Yine ailemle yaşardım.”

Bu sözlerde bir pişmanlık yoktu. Aksine, hayatını olduğu gibi kabul eden bir insanın dinginliği vardı. Belki de mutluluk, tam olarak budur: Seçtiğin hayatı sevmek ve onunla barışık olmak.

Hayriye abla, güler yüzüyle, selamıyla, hatırlama biçimiyle Alaçatı’nın yaşayan hafızalarından biri. Onun gibi insanlar bir kasabayı yalnızca yaşanılan bir yer olmaktan çıkarır; ona ruh verir.

Ve insan şunu düşünmeden edemiyor: Bir gün herkes gider, ama bazıları geride yalnızca bir isim değil, bir his bırakır. Hayriye abla işte o hissin adıdır. Hayriye abla; sana sağlıklar ve uzun ömürler diliyorum.

Saygı ve sevgilerimle…

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ Şehir Plancısı Sayın Ercüment Şahin; Alaçatı’nın bugünlere gelmesinde önemli pay sahibi ve en çok mücadele etmiş isimlerden biridir. 1984 yılında İmar ve İskân Bakanlığı'nda görev yaparken, dönemin Alaçatı Belediye Başkanı Rahmetli Nazım Aydoğdu ile yolu kesişir. Başkan Aydoğdu, Alaçatı'nın geleceği üzerine yapılan bir görüşmede Ercüment Şahin'in bilgi birikiminden ve kent vizyonundan etkilenir. Sohbetin sonunda ona anlamlı bir teklifte bulunur: "Gel, Alaçatı'nın geleceğini birlikte kuralım." Bu davet, yalnızca bir iş teklifi değil, Alaçatı'nın geleceğine yapılan bir çağrıydı. Ercüment Şahin de bu çağrıya kayıtsız kalmaz; bakanlıktaki görevinden ayrılarak Alaçatı Belediyesi'nde şehir plancısı olarak çalışmaya başlar. O yıllarda belediyeye yakın dükkânımda kendisini sık sık görürdüm. Sessiz, ciddi, çalışkan ve samimi bir insandı. Gösterişten uzak ama işine son derece bağlıydı. Belki de bu yüzden Alaçatı'nın bugün sahip...