Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Alaçatı’da Bir İnsan, Bir Emek ve Vefa Hikâyesi

  Alaçatı’da Bir İnsan, Bir Emek ve Vefa Hikâyesi Mehmet Hilmi Güner, Alaçatı’da sessiz ama derin iz bırakan insanlardandır. Alaçatı’nın köklü ve geniş ailelerinden birinin mensubu olan Mehmet Güner, hayatının tamamını bu topraklarda, bu dar sokakların sabrında ve bu rüzgârın öğreticiliğinde geçirmiştir. Onun hayatı, bireysel bir başarı öyküsünden çok daha fazlasıdır; Alaçatı’nın yakın tarihine düşülmüş, mütevazı ama kalıcı bir nottur. 1978 yılında Altın Yunus’ta çalışmaya başladığında, yaptığı işi hiçbir zaman yalnızca geçim kaynağı olarak görmedi. İş, onun için bir ahlak meselesiydi. Askerlik görevinden döndükten sonra, 1982–1984 yılları arasında Alaçatı’da kurduğu radyo ise bu kasabanın ortak hafızasına dönüşen bir sestir. O yıllarda Alaçatı’da müzik, tek bir merkezden yayılırdı. Akşamüstleri dükkân kapılarından, ev pencerelerinden yükselen o ses; yalnızlığı azaltır, insanları birbirine yaklaştırırdı. O radyo, sadece şarkılar çalmazdı; birlikte yaşamanın ritmini tutardı. ...

Sokakların Kanunu ve Alaçatı’da Hatırlamanın Ahlâkı

  Sokakların Kanunu ve Alaçatı’da Hatırlamanın Ahlâkı   İnsan bazen bir filmi izlediğini sanır, oysa izlediği şey kendi geçmişidir. Bu akşam başıma gelen tam da buydu. Sokakların Kanunu ekranda akarken, Alaçatı’nın eski sokakları, sinema önlerinde bekleyen çocuklar ve bir terzi dükkânının dar penceresinden sızan hayat gözümün önüne geldi. O yıllarda terzi çırağıydım. Hayat, erkenden büyümeyi öğretirdi. Ustalar çalışmayı sadece bir zorunluluk değil, bir erdem sayardı. Sinema ise onlara göre dikkat dağıtan bir hevesti. Belki haklıydılar. Ama insan sadece çalışarak olgunlaşmıyor; bazen durarak, bakarak, başkasının hikâyesinde kendini tanıyarak büyüyor. Bir akşam, ustadan izin almadan sinemaya gitmiştim. Alaçatı Belediye Sineması’nın kapısından girerken içimde küçük bir korku, büyük bir merak vardı. O salon, bizim için sadece film izlenen bir yer değildi; hayata kısa bir ara verilen, başka ihtimallerin düşünülebildiği bir duraktı. Perdede Tanju Gürsu, bir hapishane kaçağın...

Alaçatı’nın İbroş Abisi

  Alaçatı’nın İbroş Abisi Bazı insanlar vardır; isimleri nüfus kâğıdında yazar ama gerçek adlarını hayat verir. İbrahim Tuncel de onlardan biridir. Alaçatı’da onu kimse İbrahim Tuncel diye çağırmaz. O, çocukluğundan bugüne herkesin dilinde “ İbroş” tur. Bu, bir lakaptan çok daha fazlasıdır; aidiyetin, tanışıklığın, güvenin kısaltılmış hâlidir. İbroş Abi’nin hikâyesi, 1918 yılında Arnavutluk’tan göçle başlar. Ataları, umutlarını bohçalarına sarıp Alaçatı’ya yerleşir. Toprak onları kabul eder; onlar da toprağı. Ve yıllar sonra, bu toprakların bağrında İbroş abi dünyaya gelir. Bugün 84 yaşında… Ama yaşı, takvimle değil; sürdüğü tarlalarla, diktiği ağaçlarla, emekle ölçülür. Gençliğinden itibaren hayatını tarıma adamıştır. Tütün ekmiştir, anason ekmiştir. Domatesten soğana, zerzevatın her çeşidi onun elinden geçmiştir. Toprakla konuşmayı bilenler vardır. Ne zaman su ister, ne zaman dinlenmek ister? Anlarlar. İbroş abi de onlardandır. Tarlalarının bir köşesine zeytin, bir köşesine...
  Rüzgârın Hatırlattıkları Bazı kasabalar vardır; insan orada sadece yaşamaz, hatırlar. Alaçatı benim için hep böyle bir yer oldu. Taşlarına bastıkça geçmişin sesi gelir; rüzgâr estikçe zamanın üstü açılır. 1994 yerel seçimlerine giderken Alaçatı’da alışıldık siyasetin dışında bir hava vardı. O yıllar, kararların dar odalarda alındığı, seslerin duvarlarda boğulduğu yıllardı. Biz ise sözü sokağa çıkardık. Kahvehanelerde, sokak aralarında, rüzgârın yön verdiği sohbetlerde buluştuk. Çünkü bazı kararlar masa başında değil; insan yüzüne bakılarak alınır. Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokratik Sol Parti Alaçatı örgütleriyle uzun uzun konuştuk. Bir adaylığı değil, bir kasabanın geleceğini tartıştık. Aslında geleceği değil; emaneti konuştuk. Sonunda iki parti birleşti ve beni ortak aday olarak halkın karşısına çıkardı. O an anladım ki siyaset, bazen kazanmak değil; doğru yerde durabilmektir. Benim siyaset anlayışım hiçbir zaman plan çizimlerinden ibaret olmadı. Çünkü bilirim: halk...

HAKİM NİHAT TINAZ; BIR ALAÇATI HAFIZASI

  HAKİM NİHAT TINAZ; BIR ALAÇATI HAFIZASI   Hakim Nihat Tınaz Alaçatı’nın yetiştirdiği önemli değerlerden biriydi. Sessizliğiyle konuşan, bakışıyla selam veren, kelimeleri seçerek kullanan bir zarafet timsaliydi. Alaçatılıydı. Ataları Arnavutluk’tan göç etmiş, kökleri derin, ailesi genişti. Babası Abdullah Tınaz’ı terzi dükkânımda tanıdım. Kumaş seçer, elbise diktirir, işini bilir, sözü ölçülü bir insandı. Ailenin çocukları okula gider, hayat yavaş ama sağlam adımlarla akardı. Nihat Tınaz, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirerek hâkim oldu. İzmir’de ve ülkenin farklı yerlerinde görev yaptı. En uzun duraklarından biri Karaburun’du. Adalet dağıtırken gösterişten uzak, vicdanla yol alan bir hukuk insanıydı. Karaburun’da görevliyken Alaçatı’ya sık sık gelirdi. Terzi dükkânımın önünden geçerken başını hafifçe sallaması, kelimelere ihtiyaç duymayan bir selamlaşmaydı. Yıllar sonra kitapçı dükkânımı açtığımda emekli olmuştu ve en sadık müşterilerimden biri hâline geldi. Çok okur...

Alaçatı’nın Gönül Ustaları

  Alaçatı’nın Gönül Ustaları Bazı insanlar vardır; yaşadıkları yere yalnızca ayak basmaz, oraya ruhlarını da bırakırlar. Onlar bir kasabada yaşamaz, o kasabanın hafızası hâline gelirler. Alaçatı’nın geçmişini düşününce, bu hafızanın en sıcak köşelerinden birinde Tevfik Çakır durur. Tevfik Çakır, Alaçatı’nın zamanının en yakışıklı delikanlılarından biriydi. Ailesi tütün işleriyle uğraşırdı. O yıllarda tütün yalnızca bir geçim yolu değil; sabrı, emeği ve paylaşmayı öğreten bir hayat biçimiydi. Evlerin önünde dizilen tütünler, edilen sohbetler ve söylenen şarkılar, bugünün aceleci dünyasında neredeyse kaybolmuş bir insani ritmi temsil ederdi. Annesi Fatma abla, tütün dizerken söylediği şarkılarla bu ritmin sesi olurdu. Güzel bir sesi vardı; fakat asıl güzellik, o sesin taşıdığı içtenlikti. İnsan onu dinlerken hayatın yükünün hafiflediğini hissederdi. Belki de sanat dediğimiz şey tam olarak buydu: Gündelik hayatın içinden süzülen bir teselli. Bu evde büyüyen çocuklar da bu ikl...

Alaçatı’nın Sessiz Hafızası

  Alaçatı’nın Sessiz Hafızası Alaçatı’nın tarihini ben kitaplardan okuyarak değil, yaşayanlardan dinleyerek öğrendim. Bu toprakların hafızası arşivlerde değil, insan yüzlerinde saklıydı. Ben Alaçatı’nın tarihini; terzi dükkânıma kahve içmeye gelen yaşlı ağabeylerimden öğrendim. Bir fincan kahvenin buharı yükselirken, kelimeler ağırlaşırdı. Kimi zaman bir sandalyeye oturur, kimi zaman camın önünde ayakta dururlardı. Mübadeleyle nasıl geldiklerini, neleri geride bıraktıklarını anlatırken gözleri dolar, sesleri titrerdi. O an anlardım ki tarih, sadece olan biten değil; katlanılan, susulan ve taşınan bir şeydi. Büyüklerimiz anlatırdı; bu sokaklarda bizden önce başka hayatlar yaşanmış, evlerin taşları başka diller duymuş, aynı kapılardan başka insanlar girip çıkmış. Biz çocukken bunu bilmezdik. O taş evlerde Oyun oynarken, tarihin içinde koştuğumuzun farkında değildik. Rum ustaların yaptığı kalın duvarlı evler yazın serin, kışın dirençliydi. Pencereleri rüzgârı içeri davet edecek ş...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN GÖLGESİ

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN GÖLGESİ Bir kasabanın ruhu, yalnızca taşında toprağında değil; gölgesinde, selamında ve sessizliğinde saklıdır. Alaçatı, eskiden bakirdi. Yavaş ve insancıldı. Pazar kurulan ana caddede, ki o caddenin adı şehitler caddesiydi. Rumlardan kalma dut ağaçları sıralanırdı. O dut ağaçlarının altında akşamüstleri yürüyen insanlar vardı: Öğretmenler, nahiye müdürü, jandarma komutanı ve kasabanın saygın simaları… Herkes birbirini tanır, herkes birbirine selam verirdi. Öğrenciler öğretmenlerini gördüğünde saygıyla başını eğerdi; bu, yazılı olmayan ama herkesin bildiği bir terbiyeydi. Cumhuriyet Meydanı’na varılır, belediye kahvesinde dut ve biber ağaçlarının gölgesine oturulurdu. Serin rüzgâr çayın buharına karışır, sohbetler ağır ağır akar, kimse acele etmezdi. Alaçatı, insanın insana değdiği bir yerdi. Bugün ise “gelişme” adı altında her taraf betonla çevrildi. Evler yükseldi ama gölgeler kayboldu. Kahvehaneler kapandı; yerlerini barlar, restoranlar aldı. Alaça...

Sessizlikle Konuşan Kasaba

  Sessizlikle Konuşan Kasaba Bazı yerler vardır; haritadan silinmez ama ruhtan çekilir. Alaçatı bugün biraz böyle bir yerde duruyor. On beş yıl önce bu kasaba evet, ben hâlâ kasaba demekte ısrar ediyorum akşamları nefes alırdı. İnsan sesiyle, çay buharıyla, kahve sohbetiyle… Günün yorgunluğu kahvelerin ahşap masalarında çözülür, hayat herkes için biraz olsun hafiflerdi. Çalışanlar işten, tarım emekçileri tarladan döner; kimse evine kapanmazdı. Çünkü ev, insanın yalnız kaldığı yerdi; hayat ise dışarıdaydı. Şimdi dışarısı suskun. Yetmiş dört yaşındayım. İnsan bu yaşta geçmişi daha çok hatırlar sanır ama asıl fark edilen, bugünün eksikliğidir. Bu yıl Alaçatı’yı ilk kez bu kadar sessiz yaşadım. Sabah kahvaltımdan sonra dükkanımı açıyorum. Saatler geçiyor. Kapıdan içeri giren olmuyor. Siftah yapmadan dükkanımın kapısını kapatıp eve dönüyorum. Akşamı kitaplarla geçiriyorum gecemi; çünkü konuşacak insan kalmayınca insan, kelimelere sığınıyor. Belki de felsefe tam burada başlıyor: ...
BİR DÖNEMİN SESSİZ CESARETİ VE CAVİT ÖĞRETMEN   1970’li yıllardı. Alaçatı’ya bir öğretmen geldi. Kimi “sürgün” dedi, kimi “tayin”. Oysa biz daha ilk bakışta anladık: Bu adam gönderilmezdi, bir yere emanet edilirdi. Adı Cavit Sarpunlu’ydu. Yakışıklıydı, evet. Ama asıl yakışıklılık yüzle ilgili değildir; insanın duruşuyla, susuşuyla, bakışıyla ilgilidir. Cavit Hoca’nın duruşu Cumhuriyet gibiydi: sade, inatçı, dirençli. Samsunluydu. Eşi de Samsunluydu. Aynı köyden çıkmış, aynı yola omuz vermişlerdi. Türkiye’nin dört bir yanını dolaşmıştı Cavit Hoca. Gittiği her yerde çocuklara yalnızca harfleri değil, hayatı hecelemeyi öğretmişti. Türkiye’nin dört bir yanını gezmişti Cavit Hoca. Gittiği her yerde çocuklara yalnızca okumayı yazmayı değil, hayatı hecelemeyi öğretmişti. Bir çocuğun gözlerinin içine bakarak “İnsan olmak” ne demektir, onu anlatmıştı. En sonunda Alaçatı’ya geldi.15 Eylül İlköğretim Okulu’nda ders anlattı. Ama biz biliyorduk: O, ders saatiyle sınırlı bir öğretmen değildi… Yö...

Çeşme’yi Yazmadan Alaçatı Eksik Kalır

  Çeşme’yi Yazmadan Alaçatı Eksik Kalır Yıllardır Alaçatı’yı yazıyorum. Dar sokaklarını, taş evlerini, eski terzilerini, kahve önlerinde yarım kalan sohbetleri… Ama Çeşme’yi hiç unutmadım. Çünkü Alaçatı’yı anlamak, Çeşme’yi bilmeden mümkün değildir. Bu iki yer, aynı rüzgârın iki ayrı nefesidir. Çeşme, yalnızca bir tatil beldesi değildir; Cumhuriyet’in, siyasetin ve halkın hafızasında önemli bir duraktır. Demokrat Parti’nin ilk kuruluş yıllarında, Celâl Bayar’la birlikte Ilıca Mahallesi’nde yapılan o ilk miting, sıradan bir kalabalık değildir. O gün Ege’nin kıyısında, değişim isteyen insanların sesi yükselmiştir. Yıllar içinde rahmetli Kelemi Ertan’ın ileri görüşlülüğü, ardından Ali Okyay’ın, Hulusi Öztin’in Abdurrahman Keskin’in, Saim Ertürk’ün ve Nuri Ertan’ın Faik Tütüncüoğlu’nun emekleriyle Çeşme adım adım büyümüş, şekillenmiştir. Bu isimler sadece makam sahibi insanlar değil; Çeşme’nin yükünü omuzlamış, taşını toprağını dert edinmiş belediye başkanlarıdır. Çaka Bey’i ...

Selamsız Geçilmeyen Evlerden Selamsız Sokaklara

  Selamsız Geçilmeyen Evlerden Selamsız Sokaklara Alaçatı’da bir zamanlar bazı evler vardı; kapısından değil, gönlünden girilirdi. Şaban Bey’in kızları Halide, Adalet, Hayriye ve Nihal… Özellikle Halide abla ile Adalet abla, Kemalpaşa Caddesi’nde yalnızca komşumuz değil, hayatımızın sessiz öğretmenleriydi. Eski Alaçatı’da komşuluk bir görgü meselesi değil, bir vicdan hâliydi. O evlerin önünden selam vermeden geçilmezdi; çünkü selam, insan olmanın en sade, en sahici ifadesiydi. Halide abla ile Adalet abla bu inceliği sözle değil, yaşayarak öğretirdi. Evleri her daim açıktı. Sofraları bereketliydi ama asıl bolluk yüreklerindeydi. Bir tabak yemek değil, bir parça muhabbet ikram ederlerdi. O sofralarda yalnız karınlar değil, kalpler de doyardı. İnsan kendini misafir değil, ait hissederdi. Sokaktan her geçişimde bir sesleniş olurdu: “Ömer, söyle Meryem’e gelsin; biraz laflayalım, kahvelerimizi beraber içelim.” Bu bir davetti ama aslında bir hatırlatmaydı:  İnsan insana l...

Bir Şehrin Hafızası: Halit Ziya Uşaklıgil’in İzmir’i

  Bir Şehrin Hafızası: Halit Ziya Uşaklıgil’in İzmir’i Bazı şehirler vardır; sokaklarıyla değil, hatırladıklarıyla yaşar. Haritalarda yeri değişmez belki ama insanların zihninde ve kalbinde durduğu yer sürekli yerinden oynar. İzmir de onlardan biridir. Bu yüzden İzmir’i anlamak, yalnızca bugünün kalabalığına bakarak mümkün değildir; biraz durmak, biraz geriye yaslanmak ve dinlemek gerekir. İşte tam bu noktada, bu şehrin belleğini tutan en sahici kalemlerden biri çıkar karşımıza: Halit Ziya Uşaklıgil . İzmir Hikâyeleri , yalnızca anlatılmış olayların toplamı değildir. Bu kitap, kaybolmuş bir zamanın, artık sesi duyulmayan insanların ve silinmiş bir şehir ahlâkının edebî kaydıdır. Resmî tarihlerin, büyük yangınların, savaşların ya da rakamların anlatmadığını anlatır. Çünkü bir şehrin gerçek tarihi, çoğu zaman büyük olaylarda değil; küçük hayatların sessiz akışında saklıdır. Halit Ziya’nın İzmir’i, bugünün aceleci, gürültülü ve sabırsız şehri değildir. Körfez’in sabah sessizliği...

Alaçatı’nın İsmail Güral Amcası.

  Alaçatı’nın İsmail Güral Amcası. Alaçatı’nın İsmail Güral amcayı çocukluk yıllarımda tanımıştım. Yıl 1964’tü. Ustamın kirada olduğu dükkânın sahibiydi. Sık aralıklarla dükkâna gelir, ustama selam verir ve kapının önündeki yeşil koltuğa otururdu. Hal hatır sorulduktan sonra muhabbete başlanırdı. Onun gelişiyle dükkânın havası değişirdi; söz ağırlaşır, zaman biraz yavaşlardı. İsmail amca Demokrat Partiliydi. Siyaset açıldığında eski günlerini anlatırdı. Alaçatı’da meclis üyeliği yapmış, kasabanın siyasal ve toplumsal hayatında aktif rol almış bir isimdi. Aynı zamanda Alaçatı’nın birçok yerinde arazileri vardı. “Göbene” dediğimiz mevkide, tarlalarının içinde bir yazlık binası bulunurdu; yazları orada oturur, kışları ise Alaçatı’daki dükkânımızın üstündeki güzel evine çekilirdi. O evin tam karşısında hastanemiz vardı; sonraları sağlık ocağına dönüştü. İsmail amcanın Alaçatı’ya hastane kazandırılmasında büyük emeği olmuştu. Ellili yıllarda, partili olmasının da getirdiği sorumlulukl...

Toprağın Hafızası ve Betonun Sessizliği

  Toprağın Hafızası ve Betonun Sessizliği 1980’li yılların Alaçatı’sı, Liman Ovası’nın bereketli topraklarında yalnızca ürün yetiştiren bir yer değil, insanla doğanın uyum içinde yaşadığı bir hayat sahnesiydi. O yıllarda Veysel Sezginer’in, Tahsin Bolayır’ın ve Nezir Ağa’nın tarlaları; domatesin kızıllığıyla, biberin yeşiliyle, patlıcanın moruyla adeta doğanın renk paletini yansıtırdı. Taze soğanların keskin kokusu, mısırların sarı başakları, toprağın insana sunduğu cömertliğin sessiz birer ifadesiydi. Tahsin Bolayır’ın bahçesi, mevsimin sunduğu her nimeti içinde barındıran bir üretim aynası gibiydi. Liman Ovası’nın başka köşelerinde Enver Uzun ailesinin enginar bahçeleri ve Mustafa Şekerci’nin yemyeşil tarlaları uzanırdı. Bu topraklar yalnızca Alaçatı halkını değil, İzmir’e kadar uzanan sofraları besleyen bir yaşam damarına dönüşürdü. Çünkü üretim, sadece karın doyurmak değil; insanın toprağa bağlılığını, sabrını ve emeğini anlamlandıran bir varoluş biçimiydi. Nisan ayı geld...

Kokuların Peşinden Giden Hayat

  Kokuların Peşinden Giden Hayat Hayatı hep kokularla hatırladım. Benim hafızam görüntülerden çok kokularla çalışır. Bir yerin, bir zamanın, bir insanın geride bıraktığı en kalıcı iz kokusudur. Bu yüzden hayat beni hiçbir zaman Google’dan değil, kokulardan yönlendirdi. Çocukluğumda tanıdığım ilk koku kumaştı. Terzi dükkânında asılı duran yünlerin, pamukların; ütünün buharına karışan o kendine has koku… Bana emeği öğreten ilk dersti o. Sabretmeyi, ölçüyü, beklemeyi… Bir ceketin omzu düzgün dursun diye harcanan sessiz çabayı. Sonra kitap kokusu girdi hayatıma. Sayfaları biraz sararmış, biraz nem çekmiş kitapların kokusu… O koku bana düşünmeyi öğretti. Sessizliği sevmeyi, kelimelerle yol almayı. Kitapçıda geçen saatler, aslında dünyayı anlamaya çalıştığım saatlerdi. Kitap kokusu, bana yalnız olmadığımı hissettirdi. Bir de cami kokusu vardır hayatımda. Temiz halı, ahşap, sabah serinliği… O koku insanın içine çektiği anda kalbini yavaşlatır. Orada acele yoktur, gürültü yoktu...

1974 Hatıralarım: Gençliğin Dikişleri

  1974 Hatıralarım: Gençliğin Dikişleri 1974 yılıydı… Henüz askerden yeni gelmiştim. Üzerimde askerlikten kalan disiplin, içimde ise geleceğe dair sessiz ama güçlü bir arayış vardı. Değerli dostum Emin Özen ile birlikte, sekiz yıl süren terzilik çıraklığının ardından artık kendi yolumuzu çizmemiz gerektiğini hissediyorduk. Yıllar boyunca iğneyle ipliğin sabrını öğrenmiş, ölçünün ve emeğin ne demek olduğunu ilmek ilmek belleğimize işlemiştik. Askerlikte de terzilik yapmış, mesleğimizin inceliklerini orada da pekiştirmiştik. Artık emek verdiğimiz bu sanatın karşılığını, hayatın içinde aramanın zamanı gelmişti. Alaçatı’da, mahalle arkadaşlarımızla akşamları bir araya gelir, uzun uzun konuşurduk. Hayat önümüzde duruyor, bizi bir karar vermeye zorluyordu. “Biz de ustalaştık,” diyorduk, “artık kendi terzi dükkânımızı açabiliriz.” Belki biraz erkendi, belki şartlar zordu; ama sanatımıza sadıktık. İnancımız vardı. Bu işi alın terimizle, ölçüsünü kaçırmadan yapabileceğimizi biliyordu...