Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nisan, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ALAÇATI’NIN HATIRA NOTLARI

  ALAÇATI’NIN HATIRA NOTLARI Alaçatı Ot Festivali’nin başlangıcı Bazı yaşanmışlıklar vardır; yaşandığı anda sıradan görünür, ama yıllar geçtikçe bir kasabanın hafızasına dönüşür. Alaçatı Ot Festivali de böyle bir hikâyedir. Bugün herkesin bildiği, sahiplendiği ve büyüttüğü bu festivalin, aslında çok sade bir başlangıcı vardı. O günlerde bizler;Alaçatı Dost Kitabevi önünde sohbet edip bir şeyler yapalım düşüncesiyle ben Ömer Önal, Yaprak Uziş, Tülin Onaner, Burak Önal ve birkaç arkadaşımız, dönemin belediye başkanı Muhittin Dalgıç’ı ziyaret ettik. Amacımız, Alaçatı’nın doğasına, kültürüne, mübadele ile gelmiş ve unutulmayan yemeklerini getiren göçmenlerin mirasına ve zengin bitki örtüsüne yakışacak bir etkinlik fikrini paylaşmaktı. Yapılan görüşmede Sayın Başkan, bu fikri dinledikten sonra çok net bir cümle kurdu: “Adı Ot Festivali olsun.” Belki o an bu cümlenin yıllar sonra nasıl bir değere dönüşeceğini kimse tam olarak öngöremedi. Ama bugün baktığımızda, o sade önerinin Alaçatı’n...

TOHUMUN ADINI SORMAYAN BAHÇE

TOHUMUN ADINI SORMAYAN BAHÇE MUHİTTİN DALGIÇ'A VE UNUTULAN KURUCULARA! Bir ağacın köklerini görmek için toprağı kazmak gerekir. Ama biz çoğu zaman gölgesinde oturmakla yetinir, o gölgeyi kimin diktiğini sormayız. Alaçatı Ot Festivali'nin 15. yılında yaşanan suskunluk, tam da bu kökü görme zahmetinden kaçışın sessiz ve kasıtsız —belki de bu yüzden daha da acı— bir ifadesiydi. 2010 yılında Alaçatı Belediyesi'nin düzenlediği o ilk festival, sıradan bir etkinlik değildi. Ege'nin mart rüzgârıyla sallanan yabani otların sofralara taşınması, bir geleneği belgelemekten çok onu yeniden icat etmekti. Ve bu icadın arkasında, görünmez bir mimar vardı: Muhittin Dalgıç. Dalgıç, Alaçatı Belediye Başkanlığı'ndan Çeşme Belediye Başkanlığı'na geçti. Beş yıl boyunca yalnızca bir festivalin değil, bir festivaller felsefesinin mimarı oldu. 'Dokuz Bölge, Dokuz Festival' adı altında Çeşme'nin köylerinde, sokaklarında, zeytinliklerinde kültürü toprağa serdi. Her fes...

VEYSEL AMCA

  VEYSEL AMCA Veysel Sezginer; Alaçatı’nın en çalışkan insanlarından biriydi. Onu anlatmak, aslında sadece bir kişiyi anlatmak değildir; bir dönemi, bir yaşam biçimini ve toprağın insanla kurduğu eski bağı hatırlamaktır. O yıllarda Alaçatı’da hayat, toprağın ritmine göre akardı. İnsanlar sabahı saatle değil, ışıkla karşılardı. Veysel amca da bu düzenin en sadık temsilcilerinden biriydi. Biz daha uyanmadan o tarlada olurdu. Motorun sesi, sabahın sessizliğini bölmezdi; aksine ona eşlik ederdi. Bugün gürültü gibi duyabileceğimiz o ses, aslında o zamanlar emeğin düzenli nefesiydi. Çocukluğumda, Şahsine teyzem ve eşi Fevzi enişteme ait “Şoförün Yeri” denilen araziyi kiralar, tütün ekerdik. On üç yaşında bir çocuğun dünyasında öküzlerle çift sürmek, sadece bir iş değil; hayatın kendisiydi. Ağabeyim Yaşar’la birlikte Yaykın’da Liman Ovası’na gider, toprağın içine karışırdık. Ama Veysel amca bizden hep önceydi. O, toprağa bizden önce dokunur, bizden önce konuşurdu onunla. Tarlasınd...
  Bugün Alaçatı’da, Çeşme Belediyesi’nin Alataş şirketi aracılığıyla bir kitabevi açıldı. Belediyenin kültüre öncülük etmesi gerçekten çok kıymetli ve umut verici bir adım. Ancak insan ister istemez şunu da düşünmeden edemiyor: Keşke bu tür girişimler çoğalsa… Alaçatı ve Çeşme gibi kültürel dokusu güçlü yerlerde, kitabevlerinin sayısının artması, sadece ticari bir hareketlilik değil; aynı zamanda yaşamın, düşüncenin ve paylaşımın zenginleşmesi demektir. Kitap, bir kentin süsü değil; hafızasıdır. Açılan her kitabevi bu hafızaya yapılan değerli bir katkıdır. Dilerim bu güzel adım, yenilerine vesile olur.

ALAÇATI’NIN HAYRİYE ABLASI

  ALAÇATI’NIN HAYRİYE ABLASI Bazı insanlar vardır; sokakta yürürken sadece kendilerini değil, geçmişi de taşırlar. Hayriye abla da onlardan biridir… Onun hikâyesi, biraz da Alaçatı’nın hafızasıdır. Ataları 1923 mübadelesiyle bu topraklara gelmiş, kök salmış bir ailenin en küçük kızı olarak dünyaya gelmiş. Sekiz kardeşin en küçüğü… Bugün ise o kalabalık ailenin anılarıyla baş başa kalan bir ömür sürüyor. Yedi kardeşini uğurlamış bir yüreğin sessizliği vardır onda fakat bu sessizlik hüzünden çok sabrı, kabullenişi ve hayatın derin bilgisini taşır. Ben Hayriye ablayı çocukluk yıllarımdan tanırım. Onların evinin karşısına yakın bir yerde terzi çıraklığı yapardım. Yıllar geçti, çıraklıktan ustalığa uzanan bir yolculuk yaşadım. Aynı dükkânda on yıl boyunca terzilik yaptım. O yıllarda Hayriye abla her geçişinde selam verir, ayaküstü de olsa birkaç söz ederdi. İnsan bazen bir cümleyle hatırlanır; Hayriye abla ise her seferinde içtenliğiyle iz bırakırdı. Hep güzel konuşurdu. Pozitif, iç...

Alaçatı’dan Bir Not

 Alaçatı’da uzun yıllardır açık duran küçük bir kitabevi var.Kapısı çoğu zaman açık, içeri giren çıkan eksik olmaz. Kimi bir kitap sorar, kimi sadece bakınır, kimi de birkaç kelime sohbet etmek için uğrar. 1989’dan bu yana varlığını sürdüren Alaçatı Kitabevi, bu kasabanın değişen yüzüne sessizce eşlik eden yerlerden biri. Yıllar içinde sokaklar, dükkânlar, alışkanlıklar değişti; ama bazı şeyler aynı kaldı. Kitapların raflarda bekleyişi, insanların sayfalar arasında kendilerine bir yer arayışı gibi. Zamanında burada nice sohbetler edildi. Bir gün yolu düşen Aziz Nesin’in imza günü de bu küçük mekânın hatıraları arasında yerini aldı. O günlerden geriye kalan şey, sadece bir imza değil; paylaşılmış bir anın sıcaklığıydı. Bu kitabevini işleten kişi olarak ben, kendimi çoğu zaman anlatının merkezinde görmem. Daha çok dinleyen, izleyen ve kapıyı açık tutmaya çalışan biriyim. Gelen her insanın bıraktığı iz, bu yerin asıl hikâyesini oluşturur. Alaçatı büyürken, kalabalıklar artarke...

ALAÇATI’NIN RIZO ABİSİ

  ALAÇATI’NIN RIZO ABİSİ Riza Abi’yi çok küçük yaşlarda tanımıştım. İnsan bazı yüzleri çocukken görür de, aslında bir ömrün hafızasına kazır; işte Riza Abi de öyleydi. İri yarı, yaklaşık bir yetmiş beş boylarında, heybetli ama o heybetin içinde saklı bir incelik taşıyan bir insandı. Konuşurken arada bir yüzünde beliren o gülümseme, insanın içini ısıtırdı. Sanki hayatın sertliğini değil, yumuşak tarafını seçmişti. Dükkânımızın önünden her geçişinde, arkadaşıma takılmadan edemezdi: Arkadaşım “Emin Özen’e ne haber, akrabam?” derdi. Bu söz, sadece bir hal hatır sorma değildi; bir bağ kurma biçimiydi. Çünkü o, insanlarla konuşmazdı sadece, onları hatırlar, onlara dokunurdu. O yıllarda Alaçatı, bugünkü kalabalığından uzaktı. On beş - yirmi kahvehanenin içinde dönen hayat, aslında bir kasabanın kalbiydi. Rıza Abi, o kalbin ritmini bilenlerdendi. Tokoğlu Mahallesi’ne doğru yürürken, selam vermeden geçmezdi hiçbir dükkânın önünden. Çünkü selam, onun için bir nezaket değil; bir varoluş b...

LİMANIN SESSİZ SABAHI

  LİMANIN SESSİZ SABAHI Dün gece rüyamda liman denizinin kıyısında oturmuş sabah ayazını içine çekiyordum. Başımın üstünde martılar uçuşuyor, sesleri etrafımı sarıyordu. Ben ise bir taşın üzerinde oturmuş, sadece denize bakıyordum; ne düşündüğümü hatırlamıyorum, sadece o anın içinde var oluyordum. Gökyüzünde ışıl ışıl yıldızlar vardı; sanki bana eşlik ediyor, sessiz bir dost gibi yanımda duruyorlardı. Martıların çığlıkları ise bir yandan tedirgin ediyor, bir yandan da yaşamın sesini hatırlatıyordu. Etrafıma bakınca gördüğüm manzara büyüleyiciydi: Tarlalar uzanıyordu göz alabildiğine, binalar, oteller yoktu; doğa hâkimdi. Murtaza Kâhya’nın sürüsü ağılın toprakla yapılmış duvarları üzerinde çalılar ve hayvanlar serbestçe dolaşıyordu. Ağıldan kuzular meliyor, anneleri yavrularını arıyordu. Diğer tarafta Limanlı Ali Aksüt, çapasını omzuna koymuş toprakla savaşıyordu; belki de biber, patlıcan ekecek, yaşamını toprağa kazıyacaktı. Kasketi başında, dinç bir vaziyette çalışıyordu. Ba...

Bir Kasabanın Hikâyesini Değiştiren İsim: Remzi Özen

  Bir Kasabanın Hikâyesini Değiştiren İsim: Remzi Özen Alaçatı’nın yetiştirdiği en değerli insanlardan biri hiç kuşkusuz Remzi Özen’dir. Ben Remzi Abiyi çocukluk yıllarımdan beri tanırım. Onu önce ismiyle, sonra hikâyeleriyle, daha sonra da bizzat kişiliğiyle tanıdım. Çünkü birlikte terzi çıraklığı yaptığım arkadaşımın, amca çocuğuydu. Remzi Abi, daha o yıllardan bizim dünyamızda saygıyla anılan bir isimdi. Devlet hizmetine kaymakam olarak başladı. Türkiye’nin çeşitli ilçelerinde görev yaptı. Özellikle Varto döneminde yaşanan deprem sonrası gösterdiği üstün gayret, halkın yanında oluşu ve gece gündüz demeden çalışması unutulacak gibi değildir. Bu özverili çalışmaları nedeniyle dönemin başbakanı Süleyman Demirel tarafından üstün başarı belgesi ile ödüllendirilmiştir. 1974 yılında İzmir Milletvekili olarak siyasete adım attı. Ancak onun siyaset anlayışı makamdan çok hizmet üzerine kuruluydu. Milletvekilliğinin ardından, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in Özel Kalem Müdürü göre...

ŞEKER PORTAKAL VE ZEZE

Şeker Portakal kitabını yıllar önce okumuştum, ama bu akşam filmini izlerken hikâyeden çok daha fazla etkilendim. Sizlere bu küçük çocuğun dünyasından bahsetmek istiyorum. Hayat bazen bir çocuğun gözünden çok daha net görünür. Brezilya’nın yeşil örtüsüyle kaplı köylerinde yaşayan Zezé, küçücük yaşına rağmen hayatın ağırlığını hisseder. Babasının işsizliği evin geçimini zorlaştırır; evin içinde sessizlik ve endişe dolaşır. Zezé, babasının tembel olmadığını, sadece işsiz olduğunu anlatır; çünkü fakirlik çoğu zaman kişisel bir kusur değil, yaşamın bir gerçeğidir. Zezé, denizin kıyısında oturduğu zaman, sanki bahçesinden dünyayı izliyormuş gibi hisseder. Gözleri uzaklara kayar, farklı yerler, farklı hayatlar görür. Ancak hayalleri kadar gerçeklerle de yüzleşir; kazandığı parayı babasının elinden nasıl aldığını, evin geçimi için mücadele eden bir çocuğun küçük dünyasındaki zorlukları bize anlatır. İşte bu sahneler, Zezé’nin hem umut dolu hem de zorluklarla yoğrulmuş çocukluğunu en net ş...

TAŞLARDA KALAN HAFIZA VE YAŞAYAN RUH

  TAŞLARDA KALAN HAFIZA VE YAŞAYAN RUH Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken, yalnızca rüzgârın sesini değil, geçmişin derin izlerini de hissedersiniz. Bu kasaba, bir zamanlar farklı dillerin, farklı inançların ama aynı hayatın paylaşıldığı bir yerdi. 1884 yılında Alaçatı’da inşa edilen üç kilise, bu ortak yaşamın en somut izlerinden biri olarak yükseldi. Bu kiliselerin yapımında yalnızca Rum halkı, çevre yerleşimlerden gelen insanlar da katkıda bulundu. Özellikle Uzunkuyu’dan ve Urla’dan yapılan bağışlar, bu yapıların yükselmesinde önemli bir yer tuttu. Taş taş üstüne konulurken, aslında yalnızca ibadethaneler değil, birlikte yaşamanın sessiz bir hatırası da inşa ediliyordu. 1920’li yıllarda Alaçatı’da yaşayan Rum ailelerle Türkmenler, aynı sokakları paylaşır, aynı denizin kıyısında oturur, günlük hayatın sade ama güçlü bağlarıyla birbirlerine dokunurlardı. Çark Plajı’nda ve Karaburun ilçesinden esen rüzgâr, sadece dalgaları değil, insanların birbirine karışan hikâyelerini...

ZAMANIN SESSİZ ÖĞÜDÜ

 ZAMANIN SESSİZ ÖĞÜDÜ O akşam saat 19.00'da başladığım film yolculuğu, gecenin ilerleyen saatlerinde beni yalnızca hikâyelerle değil, kendimle de baş başa bıraktı. Sahneler birbirini kovaladı; her film başka bir hayatın kapısını araladı. Ancak zaman, her zamanki sadeliğiyle hatırlattı kendini: saat 01.30 olmuştu. Gözlerim sulanıyor, bedenim dinlenmek istiyordu. İnsanın en yalın gerçeği belki de buydu — ne kadar güzel olursa olsun, her şeyin bir sınırı vardı. Belki de varoluşun en derin öğretisi burada saklıdır: keyif aldığımız anların içinde bile ölçüyü bilmek, durmayı öğrenmek... Çünkü durmak, vazgeçmek değildir; aksine, devam edebilmenin ta kendisidir. Bu uzun gecenin ardından zihnim yalnızca izlediğim filmlerle değil, dışarıda yağan yağmurların sessiz bereketiyle de meşguldü. Bu yıl gökyüzü cömertti. Uzun süredir kuraklığın ve küresel ısınmanın gölgesinde yaşayan bu topraklar için yağmur, artık sıradan bir doğa olayı değil; neredeyse bir itiraf hâline geldi. İzmir ovasında...

ALSANCAK’TA BİR YÜRÜYÜŞ, KİTAPLARIN SESSİZLİĞİ

  Geçtiğimiz günlerde yolum İzmir’e düştü. Kızımla birlikte Alsancak sokaklarında yürüdük. O, bu semti benden çok daha iyi tanıyordu; ben ise hayatım boyunca belki birkaç kez uğramış, biraz yabancı kalmıştım bu sokaklara. Yürürken hem sohbet ettik hem de zamanın izlerini takip ettik. Bir ara kızım durdu, vitrini boşalmış dükkânları işaret ederek, “Baba, bak… buralar eskiden kitapçıydı,” dedi. Bu cümle, sadece bir tespit değildi. İçinde bir devrin kapanışı, bir sessiz vedanın yankısı vardı. Ben de bir kitapçı olarak, Çeşme’nin o meşhur caddelerinde bir zamanlar yan yana dizilmiş dükkânları hatırlıyorum. Her biri bir başka dünyaya açılan kapıydı. Şimdi o kapıların çoğu kapalı. Kepenkler inmiş, raflar susmuş, sayfalar dağılmış… Oysa kitapçı dediğimiz yer, yalnızca kitap satılan bir dükkân değildir. Orası, insanın kendine rastladığı bir duraktır. Bir cümlede durup düşündüğü, bir sayfada kendini bulduğu, bazen de kaybolduğu bir yerdir. Kitapçı, bir şehrin hafızasıdır aslında; görü...

Bir hatıranın ardından

Bir gün terzi dükkânımda otururken bir arkadaş geldi. Günün sıradan bir sohbeti gibi başladı konuşmamız. Derken söz dönüp dolaşıp Alaçatı’ya geldi. Ben yaşadığım Alaçatı’yı anlatmaya çalışıyordum. Sokaklarını, eski günlerini, insanlarını… Yılların biriktirdiği küçük hatıraları. O ise bambaşka şeylerden söz ediyordu; sanki başka bir Alaçatı’dan bahsediyordu.   Bir süre sonra konuşma sertleşti, tartışmaya dönüştü. En sonunda bana dönüp: “Hadi be… Sen kimsin?” dedi. Bir an sustum. İçimde kısa ama derin bir sessizlik oldu. Sonra sakin bir şekilde cevap verdim: “Bilmiyorum… Ben de kim olduğumu bilmiyorum.” Gerçekten de insan bazen kendine bu soruyu sormalı: “Ben kimim?” İnsan, yaşadıklarıyla mı tanımlanır, okuduklarıyla mı, yoksa hatırladıklarıyla mı? O an içimde buz gibi bir sessizlik oldu. Çünkü insan egosunu büyüttükçe karşısındaki insanı küçültmeye başlıyor. Karşısındakini bir hiç gibi görebiliyor. Oysa herkes kendi hikâyesinin içinde bir yolcudur. Ben ise o arkadaşa sadece teşekkür...

BİR ZAMANLAR TAŞINABİLİR RADYOLARIMIZ VARDI

  BİR ZAMANLAR TAŞINABİLİR RADYOLARIMIZ VARDI Liman ovasındaki tütün tarlasında, güneş tepemizdeyken ve toprağın kokusu avuçlarımızdayken yanımızda bir Singer marka radyomuz vardı. Tütün dikerken de tütün kırarken de açardık onu. Cızırtının arasından yükselen şarkılar, “Arkası Yarın”lar ve radyo tiyatroları yorgunluğumuzu alır, günün sıcağını hafifletirdi. O yılların türkülerinde başka bir samimiyet, başka bir içtenlik vardı. Yıldız Tezcan’dan Nuri Sesigüzel’e, Münir Nurettin Selçuk’tan Bedia Akartürk’e uzanan o sesler hayatımıza sadece müzik değil, duygu katardı. Akşam olunca kasabanın yolu sinemaya düşerdi. Alaçatı Belediye Sineması’nda ve Sakarya Sineması’nda Türk filmlerini, kovboy filmlerini ailelerimizle birlikte izlerdik. Aynı sahnede birlikte güler, aynı sahnede birlikte hüzünlenirdik. Sinema yalnızca bir perde değil, kasabanın kalbinin attığı yerdi. Bir de yazlık sinemalarımız vardı: Ilıca’da   Gözümoğlu Sineması ve Site Sineması. Yazlık sinemalar ise her yaz ...