Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ocak, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ECZACI EROL

  ECZACI EROL Erol ağabeyi 1974 yılında tanıdım. Avlanmayı çok severdi. Renault marka, sütlü kahverengi otomobiliyle dükkânımın önünden geçerek Hacımemiş Mahallesi’ndeki avcı arkadaşlarını ziyarete giderdi. Bazı günler arabasında Kaymakçı Kemal ağabey ile Cemil Özdeniz de olurdu. Hacımemiş Mahalleli olan Cemil ağabey, onu bir gün benim terzi dükkânıma getirdi. Kişisel tanışıklığımız ve dostluğumuz işte o gün başladı. Erol ağabeyi konuşkan, cana yakın ve samimi bir insan olarak tanıdım. O günden sonra arkadaşlığımız giderek pekişti ve vefatına kadar da sürdü. Dükkânıma her uğradığında, eğer İzmir’den geliyorsa, elinde mutlaka bir ilaç torbası olurdu. Dostları ve arkadaşları, Alaçatı’da bulunmayan ilaçları kendisinden rica eder; o da bu ilaçları İzmir’den temin eder, üşenmeden ve erinmeden talep eden herkese evinde teslim ederdi. Erol ağabey, Alaçatı Dikencik mevkiindeki arazisine ilk bina yapanlardandı. Abdurrahman Keskin ağabeyin belediye başkanlığı döneminde Alaçatı Belediye...

BİLDİĞİMİZ ALAÇATI MI, YAŞADIĞIMIZ ALAÇATI MI?

  BİLDİĞİMİZ ALAÇATI MI, YAŞADIĞIMIZ ALAÇATI MI?   Alaçatı bugün herkesin bildiği bir yer. Fotoğraflarda, videolarda, sosyal medyada, dizilerde sürekli karşımıza çıkan; adı bilinen, yolu tarif edilen, mekânları ezberlenen bir yer. Ama garip olan şu ki, bu kadar çok bilinirken, bu kadar az yaşanıyor.   Çünkü bir yeri bilmekle, bir yerde yaşamak aynı şey değildir. Eskiden Alaçatı’yı bilmek demek; sabahın hangi saatinde hangi sokaktan rüzgâr geçer, hangi evin kapısı erken açılır, kimin selamı kısa ama içtendir, bunları bilmekti. Bugün ise Alaçatı, gidilecek yerler listesinde bir durak, çekilecek fotoğraflar arasında bir fondan ibaret. Herkes Alaçatı’yı biliyor ama kimse onunla oyalanmıyor. Kimse durup dinlemiyor.   Oysa Alaçatı aceleye gelmezdi. Bir kahve yarım saatte içilir, bir sohbet plansız uzardı. Zaman, saate değil, karşılaşmalara bağlıydı. Bugün her şey dakik, her şey programlı. İnsanlar Alaçatı’ya geliyor ama Alaçatı’ya denk gelmiyor. Bir başka kayıp da şu...

Sinekli Bakkal’dan Alaçatı’ya: Aynı Hikâyenin İki Yüzü

  Sinekli Bakkal’dan Alaçatı’ya: Aynı Hikâyenin İki Yüzü Sinekli Bakkal’ı okuduğumda şunu düşündüm: Bu sadece bir roman değil, bir mahalle hafızasıdır. Halide Edip Adıvar bir semt anlatmıyor yalnızca; bir yaşam biçimini, bir insan ilişkisi kültürünü, bir geçiş sancısını yazıyor. Filmde bu duygu hissediliyor, romanda ise bütün çıplaklığıyla insanın içine işliyor. Ve ben bu hikâyeyi okurken, zihnimde hep Alaçatı vardı.Çünkü Sinekli Bakkal’daki mahalle, eski Alaçatı’ya çok benzer.Herkesin birbirini tanıdığı, kimin hangi evden çıktığının bilindiği, kimin sesi güzel, kimin gönlü kırık, kimin içine kapanık olduğunun mahallece hissedildiği bir düzen… İnsanların isimlerinden önce hikâyeleriyle tanındığı bir hayat.Halide Edip’in anlattığı baba–kız mesafesi de Alaçatı’ya yabancı değildir.Aynı evin içinde iki ayrı dünya yaşayan kuşaklar… Babaların suskunluğu, kızların anlamaya çalışan bakışları…Birinin geçmişe tutunması, diğerinin geleceğe yönelmesi… Roman bunu çok derin anlatır. Filmde...

Alaçatı ve Çeşme’de Yağmur

  Alaçatı ve Çeşme’de Yağmur Alaçatı’da yağmur, gökten düşen bir doğa olayı değildir yalnızca; zamanın, taş sokaklara eğilip konuşma hâlidir. Her damla, geçmişten bugüne uzanan ince bir hatıra gibi iner. Kimi taş duvarların arasına sıkışır, kimi kapı önlerinde unutulmuş sessizliklere karışır. Yağmur başladığında Alaçatı ve çeşme susar; ama bu susuş bir yoksunluk değil, bir derinleşmedir. Bu kasabanın taş evleri yağmuru tanır. Yüzyıllardır. Üzerlerine düşen her damlayı bir misafir gibi karşılarlar; acele etmeden, itiraz etmeden. Sokaklar parlar, ama bu parıltı yeni değildir. Yalnızca uzun zamandır üstü örtülmüş bir yüzey yeniden görünür olur. İnsan da böyledir aslında. Yağmur, içimizde unuttuğumuz tarafları sessizce ortaya çıkarır.   Alaçatı’da yağmur yürüyüş ister. Şemsiyesiz, plansız, düşünceli… Adımlar yavaşlar, bakışlar yere iner. Islanan taşlara bakarken insan kendi kırılganlığıyla karşılaşır. Günlük hayatın hızında sertleşen ruh, yağmurla birlikte yumuşar. Acele düş...

Eski Alaçatı’dan Kalan Bir İz: Şaban Özen

  Eski Alaçatı’dan Kalan Bir İz: Şaban Özen Eski Alaçatı’nın sabahları başkaydı. Taş sokaklar daha sessiz, selamlar daha sahici, zaman daha ağır akardı. İnsan, günün nereye varacağını değil; günün içinde nasıl duracağını düşünürdü. İşte o günlerin içinden, fark edilmeden ama unutulmadan geçen insanlardan biridir Şaban Özen. Şaban Özen’i anlatmak, aslında bir insanı anlatmaktan çok bir zamanı hatırlamaktır. Kapıların kilitlenmediği, pencerelerin sokağa açık olduğu, herkesin birbirini adıyla bildiği yılların insanıdır o. Sabah erkenden başlayan gün, akşamüstü gölgeler uzayana kadar aynı dinginlikle sürerdi. Şaban Özen de o günlerin ritmine ayak uyduranlardan değil; bizzat o ritmi yaşatanlardandı. Çok konuşmazdı derler; evet, lafı gereksiz yere uzatmazdı. Ama konuştuğunda, sanki geçmişten bir cümle düşerdi ağzından. Selamı ağırdı, hatır sorması içtendi. Acele etmezdi; çünkü eskiden kimse acele etmezdi. Hayat, bugünkü gibi koşturmazdı insanı. Şaban Özen’in yürüyüşünde bile eski ...

Alaçatı’da Bir Çınar: Ahmet Özen

  Alaçatı’da Bir Çınar: Ahmet Özen Alaçatı’da bazı isimler vardır; yalnızca bir insanı değil, bir dönemi, bir duruşu ve bir anlayışı temsil eder. Ahmet Özen de onlardan biridir. Tam 41 yıl boyunca Alaçatı’da belediye meclis üyeliği yaptı. Hem iktidarda hem muhalefette… Ama hangi dönemde olursa olsun, Cumhuriyet Halk Partisi’ni iktidar yapabilmek için elinden gelen mücadeleyi vermekten hiç vazgeçmedi. Ahmet Abi ziraatla uğraşırdı. Yaz aylarında Çayır Mevkii’nden o sıcak günlerde yürüyerek, meclis toplantıları olduğu gün belediyeye gelir, görevini aksatmadan yerine getirirdi. Birçok belediye başkanıyla birlikte çalıştı; rahmetli Lütfü Koparal, Nazım Aydoğdu, İsmet Sarı, Muhittin Dalgıç ve Remzi Özen ile omuz omuza görev yaptı. Alaçatı’nın bugün hâlâ koruyabildiği birçok değerde onun emeği, alın teri ve ısrarı vardır. Çıkarcıların karşısında durur, gerektiğinde muhalefet ederdi; doğru bildiğini savunmaktan çekinmezdi. 1989 yılında Sosyal Demokrat Halkçı Partisi yerelde iktidar o...

Hayat Bu Kadar Güzel Olur mu?

  Hayat Bu Kadar Güzel Olur mu? Son günlerde kendimi Netflix’in parlak ama aceleci dünyasından biraz uzaklaştırıp YouTube’da eski Türk filmlerinin sıcaklığına bıraktım. Ayhan Işık, Öztürk Serengil, Muhterem Nur, Filiz Akın… Ne kadar sahici, ne kadar içten filmler çekilmiş. Bugünün göz alıcı fakat ruhsuz kalabalığından sıyrılıp o filmlere sığındıkça insanın içi usul usul aydınlanıyor. Öztürk Serengil’in unutulmaz tiplemeleri geliyor aklıma; Cımbız Ali mesela… Bir bakışıyla güldüren, bir sözüyle hayatın tam içinden konuşan karakterler. Kadir İnanır’ın filmleri ise beni alıp çocukluğuma götürüyor. Zaman sanki geriye doğru akıyor; sokaklar yeniden toprak kokuyor, akşamüstleri sinema saatine göre ayarlanıyor. Bu filmlerde yalnızca başroller yoktu. Süleyman Turan gibi ikinci rolde görünüp hikâyeye ruh katan nice değerli sanatçı vardı. Kamera önünde ve arkasında, bu güzel sanat için emek veren; yoklukla, imkânsızlıklarla mücadele eden o insanları anmamak mümkün değil. Bugün hâlâ o f...

Alaçatı’nın İbiş Abisi

  Alaçatı’nın İbiş Abisi   Bir kasabayı asıl ayakta tutan ne taş evlerdir ne de dar sokaklar… Onu yaşatan, o sokaklardan geçmiş insanlardır. Alaçatı’da bazı isimler vardır ki yüksek sesle anılmasına gerek yoktur; bir lakap yeter. Gündüz Karabaş da onlardan biridir. Nüfus kâğıdındaki adı pek bilinmez ama “İbiş Abi” dendi mi, Alaçatı’nın hafızası hemen canlanır.   Seksen küsur yaşında İbiş Abi. Yaklaşık otuz yıl boyunca Alaçatı Spor Kulübü’nün formasını giymiş, sahada ter dökmüş, dostluklar kurmuş bir futbol emekçisi… Alaçatı, Çeşme, Ilıca üçgeninde onu tanımayan futbolcu, onunla aynı masada oturup sohbet etmemiş eski sporcu neredeyse yoktur. Öyle ki, Türk futbolunun efsanesi Metin Oktay Çeşme’ye her gelişinde İbiş Abi’yi mutlaka ziyaret eder, Alaçatı Spor Kulübü’nde birlikte top oynadıkları günleri yad ederdi. Bu, her futbolcuya nasip olmayan bir vefadır.   Asıl mesleği tütüncülüktü. Toprağı tanır, emeğin ne demek olduğunu iyi bilirdi. Yıllar ilerledikçe denizle...

Yaykın Mevkisi: Toprağın Yayılıp Hayat Bulduğu Yer

  Yaykın Mevkisi: Toprağın Yayılıp Hayat Bulduğu Yer Alaçatı’da bazı yer adları vardır ki haritada bir noktayı değil, bir yaşam biçimini anlatır. Yaykın Mevkisi de onlardan biridir. Bugün kulağa yabancı gelen bu kelime, aslında bu toprakların çok eski bir tanımıdır. Ne süslüdür ne de iddialı; sade ama derindir. Yaykın, Alaçatı ağzında açık, geniş ve yayılmış arazi demektir. Önü kapanmamış, etrafı daralmamış, toprağın kendini serbestçe açtığı yer… Böyle alanlar eskiden tarım için kıymetliydi. Ekin ekilir, bağ kurulur, ürün alınırdı. Hasat zamanı geldiğinde harman yapılır, rüzgârın yardımıyla buğday savrulurdu. Yaykın mevkileri yalnızca tarım alanı da değildi. Aynı zamanda hayvanların yayıldığı, otlatıldığı yerlerdi . Sabah salınan koyunlar, keçiler, gün boyu bu açık arazide otlanır; akşamüstü yine köye dönerdi. Toprak, insanla hayvan arasında sessiz bir denge kurardı. Bugün “otlatma alanı” ya da “tarım sahası” gibi teknik kelimeler kullanıyoruz. Oysa “yaykın” kelimesi, bun...

Hurmalı Ovası: Bir İsmin Ardındaki Gerçek

Hurmalı Ovası: Bir İsmin Ardındaki Gerçek Alaçatı’nın ovaları vardır; rüzgârı kadar sessiz, toprağı kadar anlatkan… Bu ovalar sadece ekilip biçilen alanlar değildir; her biri geçmişten bugüne taşınan birer hatıradır. İşte bu ovalardan biri de yıllardır adıyla merak uyandıran Hurmalı Ovası dır. İsmi duyanın aklına ister istemez hurma ağaçları gelir. Bugün internete sorulduğunda da çoğu zaman aynı cevap çıkar karşımıza: “Hurma ağacının yetiştiği yer.” Oysa Alaçatı’nın toprağı, iklimi ve hafızası bize bambaşka bir hikâye anlatır. Hurma ağacı çöl iklimini sever. Kavurucu sıcaklar, uzun ve rüzgârsız yazlar ister. Geceleri bile sıcaklığın düşmediği coğrafyaların ağacıdır hurma. Alaçatı ise yazın serinleten rüzgârıyla, kışın nemli ve serince havasıyla bambaşka bir iklim kuşağında durur. Bu topraklarda hurma ağacının tarih boyunca geniş alanlar kaplaması mümkün değildir. Kısacası Hurmalı Ovası’nın adı, bildiğimiz hurma ağacından gelmez. Peki nereden gelir Ege’de yer adları çoğu zaman üründen ...
  TOPRAK – ALAÇATI’DA BİR ÇOCUKLUK Alaçatı’da, bahçeli bir evde büyüyen şanslı kuşaktanım. Bugün adını sıkça duyduğumuz, kalabalıklar içinde anılan Alaçatı, benim çocukluğumda toprağın, rüzgârın ve sessizliğin kasabasıydı. Çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla, renk renk çiçeklerle dolu kocaman bir bahçemiz vardı. Bahçede dolaşan hayvanlar evimizin bir parçasıydı; evde kedim, bahçede köpeğimle birlikte büyüdüm. Komşunun bahçesinden koştura koştura gelen tavuklar, horoz sesleri, annelerinin peşinden ayrılmayan civcivler… Alaçatı sabahlarının ayrılmaz sesleriydi bunlar. Bahçede otururken dinlediğimiz ağustos böceklerinin uğultusu hâlâ kulaklarımda. Çocukluğum tamamen doğal bir yaşamın içinde geçti. Alaçatı’nın rüzgârına karışan leylak kokusunu hâlâ çok severim; baş döndüren rengi ve kokusuyla bahçemizin süsüydü. Renk renk açan yediveren gülleri, yapraklarından annemin reçel yaptığı mayıs gülleri… Kokularından yanlarına yaklaşılmazdı. Ortancalar, her biri top gibi, duvar kenarlarında adet...

Bir Dostluk, Bir Ömürlük Dikiş

  Bir Dostluk, Bir Ömürlük Dikiş Arkadaşım Emin Özen’le yollarımız daha çocukluk yıllarında kesişti. Hayat bizi aynı tezgâhın başına, aynı makinenin sesine getirdi. Tam sekiz yıl boyunca terzi çıraklığı yaptık; kumaş kesmeyi, iğne batırmayı, sabretmeyi ve emek vermeyi birlikte öğrendik. Askerlikten döndüğümüzde ise hayata omuz omuza tutunduk. Küçük bir terzi dükkânı açtık; umutlarımız büyük, cebimiz dardı ama yüreğimiz doluydu. On yıl boyunca kardeş gibi yaşadık, çalıştık, paylaştık. O benim çocukluk arkadaşımdı; dostluğumuz kumaş gibi sağlam, dikiş gibi sabırlıydı. Meslekle birlikte hayatın kendisini de birlikte öğrendik. Zamanla siyasete adım attık. Alaçatı’nın derdi bizim derdimizdi; taşını, toprağını, insanını korumayı kendimize görev bildik. Kasabanın sorunlarını konuşur, çözüm için kapı kapı dolaşırdık. 1974 yılıydı terzi dükkânımızı açtığımızda. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yaşandığı günlerdi. Memleketin üzerinde bir belirsizlik vardı. Alaçatı o yıllarda bakirdi; sokaklar s...

Sabah İnsan Kendini Hatırlar

  Bizim Alaçatı’da sabah erken olur. Güneş daha ufuktan görünmeden uyananlar bilir; sokaklar sessizdir ama hayat çoktan başlamıştır. Taş evlerin arasından esen rüzgâr sabahın serinliğini taşır. Kuşlar ötmeye başlar, insan pencereye yaslanır da içinden “İyi ki yaşıyorum,” der. Mutluluk bazen büyük laflarda değil, Alaçatı sabahlarının bu sade hâlinde saklıdır. Fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu karışır rüzgâra. Kepenk açan esnafın sesi duyulur uzaktan. Çay henüz demlenmiştir ama sohbet başlamamıştır daha. Herkes günle arasında sessiz bir anlaşma yapar sanki. Acele yoktur, gürültü yoktur. Sabah, insana kendini dinleme izni verir. Zamanla şunu öğrendim: İnsanların gözleri çok şey anlatır. Sert bakışlar çoğaldı, umut azaldı sanki. Oysa göz dediğin, karşısındakine güven vermeli. “Bu insan zarar vermez” hissini uyandırmalı. İnsan biraz masum kalmalı, biraz saf. Her şeyi bilmek marifet değil; bazen bu taş sokaklar gibi yalın kalabilmek asıl maharet. Sabah uyanınca insan kuş sesi duy...

Alaçatı’nın Yüzü Gülen İnsanı: Süleyman Akkaya

  Alaçatı’nın Yüzü Gülen İnsanı: Süleyman Akkaya Bazı insanlar vardır; bir kasabadan sessizce geçmezler. Yaşadıkları yere seslerini değil, kalplerini bırakırlar. Süleyman Akkaya, Alaçatı’da işte böyle yaşadı. Herkesin tereddütsüz “Abi” dediği, yüzü gülen, selamı eksik olmayan, yardımı kendine borç bilen bir insandı Süleyman Abi. Onu anlatmaya toprağından başlamak gerekir. Gençliğinde tütün tarlalarında çalıştı; tütün dikti, tütün kırdı. Yalnızca emekçi değildi, zamanla Alaçatı’da tütün eksperliği de yaptı. Toprağı tanırdı, ürünü bilirdi, emeğin kıymetini ölçmesini de. Toprakla kurduğu bu derin bağ, hayata bakışını da belirledi. Sabırlıydı, kanaatkârdı, emeğe saygılıydı. Alın teriyle kazanmanın ne demek olduğunu bildiği için kimseyi küçümsemedi, kimseye yukarıdan bakmadı. Siyaset, Süleyman Abi’nin hayatında bir koltuk meselesi değil, bir vicdan meselesiydi. Cumhuriyet Halk Partiliydi. Bu topraklarda Cumhuriyet’in ne demek olduğunu bilenlerdendi. Atatürkçüydü; İnönü’yü saygıyl...

ALAÇATI’NIN BEREKETLİ TOPRAKLARI

  ALAÇATI’NIN BEREKETLİ TOPRAKLARI Hacımemişağa Mahallesi’ni dostlarıma yıllardır hep anlatırım. Çünkü Alaçatı’nın belleği orada saklıdır. Eskiden Alaçatı’da üç mahallemiz vardı: Hacımemişağa, Tokoğlu ve Yenimecidiye. Zamanla İsmet Paşa, Fevzi Çakmak ve Menderes mahalleleri eklendi; böylece Alaçatı altı mahalleli bir belde hâline geldi. Alaçatı’nın en çok tütünü, anasonu, kavunu ve yaz kış sofralarımızdan eksik olmayan sebzeleri Hacımemişağa Mahallesi’nde yaşayan insanlarımız üretirdi. Balıkçılarımız da bu mahallenindi. Hâlen balıkçılık yapanlar var; hatta Balıkçılık Kooperatifi bile kurdular. Denizden tuttukları balıkları, alıcının da satıcının da gözetildiği geleneksel mezat usulüyle pazarlıyorlar. Ne var ki serbest piyasa ekonomisi karşısında durmak kolay değil. Kapitalizmin acımasız ve ülkemizdeki çarpık seyri, burada da en verimli tarım arazilerimizin konut alanlarına dönüşmesine neden oldu. Butik oteller, yazlık konutlar derken topraklarımız elimizin altından kayıp gitti....

Uykusuz Gecelerin Sessizliği

  Uykusuz Gecelerin Sessizliği Uykusuz geceler çoğu zaman bir eksiklik gibi görülür. Ertesi günün yorgunluğu, yarım kalan dinlenme, zihinde durmadan dönen düşünceler… Modern hayat bize uykuyu mutlak bir gereklilik, uykusuzluğu ise mutlaka düzeltilmesi gereken bir sorun gibi öğretir. Oysa bazı geceler vardır ki uyuyamamak bir problem değil, insanın kendisiyle yüzleşmesi için verilen sessiz bir davettir. Gecenin dinginliği, gündüzün gürültüsünde bastırılan iç sesimizi daha anlaşılır kılar; insan, uzun zaman sonra kendisiyle baş başa kalır. Alaçatı’da geceler bu daveti daha açık yapar. Rüzgârın taş sokaklardan usulca geçişi, kapalı dükkânların önünde biriken sessizlik, denizden gelen o tanıdık serinlik… Böyle bir gecede yatakta dönüp durmak yerine kalkıp okuma odasına geçtim. Ev suskundu. Sokaktan gelen en ufak ses bile olduğundan daha belirgindi. Saatlerin yavaşladığı, zamanın acele etmediği o tanıdık gece hâli her yeri sarmıştı. Raflardaki kitaplar her zamanki gibi yerli yerin...

ALAÇATI’NIN İLK OTELLERİ

 ALAÇATI’NIN İLK OTELLERİ 1952 doğumluyum. Çocukluğumun Alaçatı’sı, rüzgârın sokak aralarında serin serin dolaştığı, herkesin birbirini adıyla çağırdığı küçük bir kasabaydı. Okuma yazmayı söktüğüm yıllarda Pazaryeri Camii’nin karşısındaki dükkânlardan birinin köşesinde tuhaf bir tabela görmüştüm: Kıyıları ahşap, ortası teneke… Üzerinde “KISMET OTELİ” yazardı. O beyaz balkonda çoğu zaman yaşlı bir amca ile eşi otururdu. Onlara imrenir, içimden “Ne güzel insanlar” derdim. Sonradan öğrendim; o amcanın adı Hasan Çetin’miş. Hasan Bey’in otelinin altında iki dükkân vardı. Bakkalı büyük oğlu Ahmet Çetin, tuhafiyeyi küçük oğlu Salih Çetin işletirdi. Torunlarının çoğuyla arkadaştım; gururla “Bu bizim dedemizin oteli” derlerdi. Gençlik yıllarımda açtığım terzi dükkânı onların iş yerine çok yakındı. Akşamüstleri uğrarlar, geç saatlere kadar kasabadan, hayattan, gelecekten konuşurduk. Zaman ilerledikçe Hasan Bey iyice yaşlandı. Otele müşteri geldiğinde kapıyı açacak kimseyi bulamayanlar bi...

Yaşar Kemal, Bir Ada Hikâyesi ve Alaçatı

Yaşar Kemal, Bir Ada Hikâyesi ve Alaçatı Bu günlerde büyük usta Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikâyesi adlı dört ciltlik eserini okuyorum. Okudukça yalnızca bir romanın sayfalarında değil, bu toprakların derin hafızasında da dolaşıyorum. Çünkü Yaşar Kemal’in anlattığı mübadele yılları, bana hiç de uzak gelmiyor. Hele ki Alaçatı’da yaşayan, bu sokakların taşına toprağına aşina biri için… Bir Ada Hikâyesi, yerinden yurdundan koparılan insanların hikâyesi olduğu kadar; geride kalan taş evlerin, yarım bırakılmış avluların, susturulmuş dillerin de romanıdır. Yaşar Kemal, mübadeleyi bir tarih başlığı olarak değil, insanın kalbine açılmış derin bir yara olarak anlatır. Bir ada hikâyesi bu kadar mı sarsıcı, bu kadar mı sahici olur? Oluyormuş. Alaçatı’ya baktığımda, Yaşar Kemal’in adasında dolaşan insanlarla göz göze gelirmişim gibi hissediyorum. Bu taş evler yalnızca estetik mimari örnekler değildir; her biri bir hayatın, bir göçün, bir vedanın sessiz tanığıdır. Kim bilir kaç evin kapısı bir sa...