Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mart, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

HAYAL GERÇEK OLUYOR: ALAÇATI’DA EDEBİYAT SOKAĞA TAŞIYOR

  HAYAL GERÇEK OLUYOR: ALAÇATI’DA EDEBİYAT SOKAĞA TAŞIYOR 8-9-10 Mayıs tarihlerinde Alaçatı, yalnızca bir etkinliğe değil, aynı zamanda bir hayalin gerçeğe dönüşüne tanıklık edecek. Alaçatı Kitap Günleri, Gaia Otel’in sahibi Mert Bey ve değerli ekibinin öncülüğünde, kasabanın ruhuna yakışır bir biçimde hayat buluyor. Bu etkinlik; yayınevlerinin katılımı, yazarların söyleşileri ve imza günleriyle yalnızca bir organizasyon değil, aynı zamanda düşüncenin, sözün ve kitabın kamusal alana yeniden davetidir. Çünkü edebiyat, yalnızca kitap sayfalarında değil; sokaklarda, meydanlarda ve insanların birbirine değdiği her yerde yaşar. Benim için bu günlerin anlamı çok daha derin. Yaklaşık 38 yıl önce kurduğum bir hayalin, bugün kolektif bir çabayla vücut bulduğunu görmek, zamanın insana sunduğu en zarif karşılıklardan biridir. 1989 yılında terzilik mesleğimi bırakıp bir kitabevi açarken, içimde taşıdığım tek düşünce şuydu: Alaçatı’nın her sokağında bir kitap, her köşesinde bir yazarın iz...

AİT OLMAK

AİT OLMAK İnsan, hayatı boyunca pek çok yolculuğa çıkar. Kimi zaman bir tatil bahanesiyle, kimi zaman merakla, kimi zaman da içindeki eksikliği tamamlamak istercesine şehir şehir dolaşır. Bir bakarsınız bir kıyı kasabasında, bir bakarsınız kalabalık bir metropolde bulur kendini. Bu hâliyle insan, göçmen kuşlara benzer; mevsimden mevsime konar, durur, yeniden yola koyulur. Ama ne kadar uzağa giderse gitsin, insanın içinde hep aynı soru yankılanır: “Ben nereye aitim?” Çünkü ait olmak, sadece bir yerde yaşamak değildir. Ait olmak; tanıdık bir sokağın köşesinde selam verecek bir yüz bulmaktır. Bir evin kapısını açtığınızda sizi karşılayan kokudur. Çocukluğunuzdan kalan bir ses, bir gölge, bir hatıradır. Ait olmak, zamanın içinden süzülüp gelen bir hafızanın parçası olmaktır. Benim için bu duygu, Alaçatı’dır. Taş evlerin gölgesinde serinleyen sokakları, rüzgârın hiç susmayan dili, her köşesinde bir hikâye saklayan geçmişi… Bunların hepsi, benim hayatımın sessiz ama en güçlü tanıklarıd...

ALAÇATI ARTIK KORUNMALI

ALAÇATI ARTIK KORUNMALI 1974 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’ne üye oldum. O günden sonra memleketimin meselelerini kendime dert edindim. Çeşme’de1983 yılında SODEP ve SHP’nin kurucu üyelerinden biri oldum, belde başkanlığı yaptım. Dört yıl boyunca bu görevi yürüttüm. O yıllarda bana belediye başkanlığı teklif edildi, ancak kabul etmedim. Çünkü insan önce kendini bilmeli. İmar bilmek gerekir, hukuk bilmek gerekir, insanı tanımak, coğrafyayı anlamak gerekir. Ben dosdoğru bir adamım; bilmediğim işe talip olmadım. O günlerde Remzi Özen’e “Sen belediye başkanı ol, biz çalışırız” dedim. Öyle de yaptık. Alaçatı’da,1989 yılında SHP’li bir belediye başkanı çıkardık. İşte o zaman Alaçatı değişmeye, dönüşmeye ve sesini duyurmaya başladı. Kolay olmadı… Çok mücadele verdik. Çok tartıştık, siyasi olarak çok kavga ettik ama her şeyi memleket sevdamız için yaptık. Bugün kim ne derse desin, Alaçatı’nın adını duyuran en önemli isimlerden biri Remzi Özen’dir. O dönem Alaçatı’nın beş mahallesinde...

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

YAĞMURUN ALTINDA KALAN BİR HAYAT DERSİ

  İnsan, hayatı çoğu zaman geriye bakarak anlar. Yaşarken sıradan görünen anlar, zaman geçtikçe anlam kazanır. Belki de felsefe dediğimiz şey, başımıza gelenleri yıllar sonra yerli yerine koyabilme gayretidir. Hatırlamak, sadece geçmişi çağırmak değil; bugünü anlamaya çalışmaktır. Alaçatı’dan Germiyan Köyü’ne taşındığımız yıllar, hayatın bana ağır ama kalıcı dersler bıraktığı zamanlardı. Çocukluk, o yıllarda yalnızca oyunla değil; erken gelen sorumluluklarla da şekillenirdi. Bizim çocukluğumuzda zaman yavaştı, imkânlar sınırlıydı ama hayat öğreticiydi. Okul yolundan önce tarla yolunu, defterden önce odun taşımayı öğrendim. Henüz on yaşındaydım. Büyük pınar odunlarını eşeğe yüklerken gücüm yetmez, boyum zorlanırdı. Ama eşeğim sabırlıydı. Bazen başını bana doğru çevirir, acele etmeden beklerdi. Odunlar düştüğünde kıpırdamaz, yeniden yüklememe izin verirdi. O sessizlikte şunu fark etmiştim: Aceleyle yapılan hiçbir iş, insanın içini rahatlatmaz. Zaman tanınan her emek, daha sağ...

BİR OCAĞIN DUMANI

  BİR OCAĞIN DUMANI 1962 yılıydı. Hayatın henüz bana yük olmaktan çok merak olduğu bir çağdaydım. Üçüncü sınıfı bitirmiş, çocukluğun eşiğinde, olup biteni anlamaya çalışan bir çocuktum. O yıl Ahmet ağabeyim hapisten çıkmıştı. Hapishanenin duvarları arasında kalan zaman, insanın sırtında görünmeyen ama ağır bir yüktür. Oradan çıktığında bir yıl boyunca inşaatlarda çalıştı; ustalara amelelik yaptı. Taş taşıdı, harç yoğurdu. Yoruldu… Çok yoruldu. Yorgunluk yalnızca bedende birikmez; insanın ruhunu da sessizce aşındırır. Ağabeyim de öyleydi. Bir gün, “Babamın ocağını tüttürmek istiyorum,” dedi. Bu cümle bir evden fazlasını anlatıyordu. Bir aidiyeti, bir kökü, devralınmış bir sorumluluğu… Babamdan kalan arazilere, Germiyan köyündeki eve dönmek istiyordu. Annem karşı çıktı. “Oğlum,” dedi, “biz artık Alaçatı’dayız. Burada evimiz var, tarlalarımız var. Hayatımızı burada kurduk.” Annemin sözleri aklın ve alışkanlığın sesiydi. Ama ağabeyimin kararı kalptendi. Sonunda annem sustu. Bir ann...

YILDIZ ABLA VE ERDOĞAN ABİ

  YILDIZ ABLA VE ERDOĞAN ABİ   Bazı insanlar vardır ki bir kasabanın ahlâkını, zarafetini ve hafızasını tek başına taşır. Yıldız abla, işte tam olarak böyle bir insandır. Onu ilk bakışta fark etmenizin sebebi güzelliği değildi; çünkü onun güzelliği ses çıkarmazdı. Yürüyüşünde bir sükûnet, duruşunda bir ölçü vardı. Terzi dükkânımın önünden her geçişinde, Alaçatı’nın taş sokakları, onun adımlarını tanırdı. Yıldız abla, Erdoğan abiyle bir ömür paylaştı. Birliktelikleri bugünün aceleci dünyasına hiç benzemezdi. Onların evliliği bir “alışma” değil, bir “katlanma” hiç değildi. Birbirini olduğu gibi kabul etmenin, sabırla yan yana durmanın adını taşıyordu. Erdoğan abi dışarıdan bakıldığında sertti. Taksicilik yapardı; arabasını da hayatı da biraz sert kullanırdı. Ama bazı insanlar sertliği kabuk gibi taşır. Kahveci Kemal abinin kahvesinde tek başına oturur, çayını içer, kimseyi rahatsız etmeden evine dönerdi. Bu yalnızlık bir kaçış değil, kendiyle barışık olmanın hâliydi. Yıldız ...

TAŞIN VE ZAMANIN USTASI: ZİYA ABİ

TAŞIN VE ZAMANIN USTASI: ZİYA ABİ Ziya Çelikay yaşadığı yerin harcına yalnızca emeklerini değil, ruhunu da katardı. Alaçatı’nın taşında, rüzgârında, sokaklarında böyle izler bırakan insanlardan biridir Ziya Çelikay… Bizim dilimizdeki adıyla, Ziya abi. Çocukluk yıllarımda benden birkaç yaş büyük olmasına rağmen mahallemizin ortak büyüğüdür o. Çocuklar hep birlikte olurduk; Ziya abi ise çoğu zaman Ali Çakar’ın kahvesinin önünde oturur, bizi sessizce izlerdi. Çok konuşmazdı ama bakışı yeterdi. Varlığı, mahallede görünmeyen bir emniyet duvarı gibiydi. Zaman geldi, terzi çıraklığına başladım. Ziya abi, Terzi Hayati’nin yanında, Terzi Sırrı’nın dizinin dibinde yıllarca çıraklık ve kalfalık yaptı. Askere gitmeden önce Hayati Usta’nın dükkânında ben de kalfa olarak çalışırken, onun babasının pardösüsünü çevirişini izlerdim. Ütü masasının başında, biçki masasının kenarında kumaşla kurduğu ilişki bir zanaattan öteydi; sanki kumaşı değil, zamanı biçimlendirirdi. Eli kumaşa değdiğinde ortaya...