ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI
Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur.
Halit Ziya İzmir’i anlatırken yalnız bir şehri yazmıyordu aslında; kaybolmaya yüz tutmuş bir ruhu yeniden kuruyordu. Sokak sokak dolaşıyor, eski konakların gölgelerinde unutulmuş hayatları bulup çıkarıyordu. Her mahallede başka bir hikâye vardı. Her pencerenin arkasında başka bir yalnızlık, başka bir sır saklıydı. Onun satırlarında küçük bir ayrıntı bile bir romanın kapısını aralayabiliyordu. Bir çocuğun peşinden koştuğu eski bir oyuncak, bir masanın üzerindeki sararmış örtü ya da pırıl pırıl parlayan birkaç düğme bile insanın içine işleyen bir hikâyeye dönüşüyordu.İşte insan bazen kendi kendine soruyor: Acaba biz de Alaçatı’nın kaybolmaya başlayan hayatının içinden böyle hikâyeler çıkarabilecek miyiz? Bugün hızla değişen bu sokakların içinde yarının insanlarına bırakacağımız hatıralar olacak mı? Yıllar sonra biri Alaçatı’yı anlatmak istediğinde, yalnız taş evleri mi görecek, yoksa o evlerin içinde yaşamış insanların ruhunu da hissedebilecek mi?
Bugün Alaçatı’nın sokaklarında dolaşan yeni yüzlere baktığım zaman bazen tuhaf bir duyguya kapılıyorum. Mahallenin ortasında ruhani bir tablo gibidirler yeni gelenler… Güzel taş evlerin önünde, begonvillerin altında, sanki eski bir kartpostalın içine yerleşmiş gibi dururlar. Ama o sokakların eski seslerini, o meydanların hafızasını, rüzgârın taşıdığı geçmişi henüz bilmezler. Çünkü bir kasabayı görmek başka şeydir, onu yaşamak başka…
Bugün Alaçatı’ya baktığım zaman bazen aynı duyguyu hissediyorum. Eskiden bu kasabanın meydanlarında insanlar birbirinin yüzünü tanırdı. Dut ağaçlarının altında oturan büyükler yalnız çay içmez, hayat konuşurdu. Kahvelerde siyaset tartışılır, çocukların sesi sokaklara karışır, herkes birbirinin hikâyesini bilirdi. Şimdi ise sokaklar kalabalık ama insanlar birbirine uzak. Fotoğraflar çoğaldı ama hatıralar azaldı.
Bir kasabanın değişmesi elbette kaçınılmazdır. Hayat değişiyor, insanlar değişiyor, şehirler dönüşüyor. Ama insanı düşündüren şey, bu değişimin bazen ruhu da alıp götürmesi… Çünkü bir yer yalnız taş evleriyle güzel olmaz; onu güzel yapan, o evlerin içinde yaşayan insanların bıraktığı izlerdir. Eğer o izler unutulursa, geriye yalnızca süslü sokaklar kalır.
Alaçatı’yı artık yıpratmamak lazım. Çünkü bu kasaba yalnız bugünün değil, gelecek nesillerin de emaneti. Bizden sonra gelecek çocuklara yalnız taş evler değil, içinde ruh taşıyan bir Alaçatı bırakmamız gerekiyor. Eğer geçmişin hafızasını koruyabilirsek, o zaman gelecek kuşaklar da bu sokaklarda yalnız yürümeyecek; burada yaşamış insanların seslerini hissedecekler.
Ben yıllardır Alaçatı’da yaşayan biri olarak bazen eski zamanların gölgesini arıyorum. Cumhuriyet Meydanı’ndan geçerken, sanki geçmiş yılların sesleri hâlâ orada dolaşıyor gibi geliyor bana. İsmet İnönü’nün, Bülent Ecevit’in, Fahrettin Altay’ın oturup sohbet ettiği günleri düşününce, bu meydanın yalnız bir meydan değil, bir hafıza olduğunu hissediyorum. Çünkü şehirlerin de insanlar gibi bir ruhu vardır. Ve o ruh, geçmişine sahip çıkıldıkça yaşar.
Bugün birçok insan Alaçatı’ya yalnızca yazın geliyor. Evlerin altına dükkân açıyor, sezon bitince gidiyor. Belki ticaret yapılıyor, para kazanılıyor ama bir kasabanın ruhu yalnız ekonomiyle ayakta kalmıyor. Burayı yaşatan şey; kışın da burada kalan, sokakların sessizliğini bilen, rüzgârın sesini tanıyan insanlardır. Çünkü gerçek aidiyet biraz da bir yerin derdini dert edinmektir.
Belki de bu yüzden kitabevimde otururken eski kitapların kokusu bana yalnız geçmişi değil, sorumluluğu da hatırlatıyor. Çünkü bazı insanlar yalnız yaşamak için değil, hafızayı korumak için de bir yerde kalır. Halit Ziya’nın İzmir’e yaptığı gibi, bizlerin de Alaçatı’nın hikâyesini anlatması gerekiyor. Yoksa bir gün bu sokaklar yine duracak ama onların içindeki hayat sessizce kaybolacak.
Ve insan en çok da buna üzülüyor.
Kalın sağlıcakla…

Çok güzel yazmışsınız sizi Tebrik ediyorum Bu meydanın kiraya verilmesi beni çok etkiledi buradan gelecek kiraya ihtiyaç varmı acaba
YanıtlaSil