HAKKI EFENDİ Sıcak bastırınca dükkânın içi bunaltıcı hale geldi. Çıktım dışarıya. Meryem de geldi, karşıma oturdu. İki bardak çay, iki sandalye, Alaçatı'nın Haziran öğleden sonrası. Başka bir şey gerekmiyordu. İnsan bazen hiçbir şey beklemeden oturur; hayat o an gelir ve önüne koyar ne koymak istiyorsa. Dükkanımın önündeki kitap grubunda bir çift belirdi. Beyefendi kitapları inceliyordu, sakin ve dikkatli. Hanımefendi ise elinde tuttuğu kitaba bakıyordu ama bakışları orada değildi. Gözleri uzaklardaydı, içeriye dönüktü sanki. O bakışı tanırım. Bir yere ait olmanın, o yere özlem duymanın bakışı. Hanımefendinin elindeki kitap benim kitabımdı. Seslendim: "O benim kitabım. Alaçatı'yı anlatıyorum." Bana döndü. Gülümsedi. "Eşim de Alaçatılı" dedi, "araştırıyor, çok seviyor burayı." Meryem onları çay içmeye davet etti. Ben de beyefendiye döndüm: "Gel bakalım, eski Alaçatı'nın insanıysa biraz sohbet edelim." Oturdular. Konuşmaya baş...