Ana içeriğe atla

NEREDE O ESKİ YILLAR VE DOSTLAR?

Biz; ellili yılların kuşağı, ömrümüzün büyük bir bölümü hızlı bir şekilde geçip gidiyor. Geriye, yani maziye baktığımızda iki şey hafızalarımıza takılıyor. Ya of veya oh! Sadece iki kelime geçirmiş olduğumuz hayat, artık maziye akmıştır. Aslında çok kısa yazılan bu iki kelimeyi açmaya kalksak ciltlerce kitap ortaya çıkar. Biz ise o mazinin hatıralarıyla yine hızlı bir şekilde takılmış, tik tak lara uçup gidiyoruz.
 Çocukluk hatıralarımız ve arkadaşlarımız hayatın çarkı içinde öğütülmüş bir una döndü. El bebek, gül bebek büyütülüp hayatı tanımaya, çevreyle uyumlu olmaya çalıştık. Evlerin hoş sohbetleri, komşuların yardımlaşmasıyla, hayatı tanımaya başladık. Sofralarımızda aşımızı beraber kaşıkladık. Zaman içinde büyüdük serpildik. Çevreye uyum sağlamaya çalıştık. Mahalle aralarında beraberce misket oynadığımız birçok arkadaşımızı kaybettik. Dünya denen misafirhanede esen rüzgâr, bizleri ayrı ayrı mekânlara savurdu. Doğduğumuz mekânları, kokladığımız toprak ve çiçekleri maziye gömdük. Yığınlarca insan kalabalıklarının arasına karışarak, kaybettik aslımızı ve kendimizi. O, gençlik denen bahar mevsimi, bizi hazan yaprakları gibi döktü dağıttı. 
 Uzaklardan telefon çalınca, karşımıza sesini dahi unuttuğumuz dostlarımız çıkıyor. Simalarını bile hatırlamakta güçlük çektiğimiz bu arkadaşlarımızla oysa ne günler yaşamıştık. Çoluk çocuk, ev bark derken mevsimler son hızla geçti gitti. Bizden önce acele edip gidenler, bizle beraber kalsaydılar, ne olacaktı sanki?
Yine önden gidenleri takip ediyoruz. Demek, gittikleri yerden memnunlar ki; ne dönen, nede haber gönderen var. Biz, kalanlar ise aynı mekâna gitmek için biraz daha yavaş ve zaman bekliyoruz, o kadar. Akranlarımız ile gece geç saatlere kadar oturup sohbet ettiklerimiz, aklımıza geliyor. 
 Şimdilerde sohbetler, komşuluklar, dostluklar ve kardeşlikler ortadan kalktı. Herkes kendi dünyasında yaşıyor. Mengene gibi bir birine bağlı dostluklar maziye gömüldü. Zaman mı yoksa biz mi değiştik?
Aslında ikisi de değişti. Biz, eski biz olmadığımız gibi, zaman da eski zaman değil. İletişim ne kadar baş döndürücü bir hızla ilerliyorsa, o denli sorunları da peşinde getiriyor. Dünyamızda olup bitenleri anında hanelerimizde seyretme imkânına kavuştuk. Bunlar belki bir nimet gibi gözükse de, bir o kadar da sıkıntı ve azap veriyor. Yaşadığımız topraklarda nice insanlar, bizden önce gelip geçtiler. İşlerini tamamlayamadan…
 Bir aileyi besleyen topraklar, çoğalan nüfus ile artık ihtiyaçları temin edemez hale geldi. Dedelerden kalan arsa ve araziler bölüne bölüne sadece bir mezar kadar yere dönüştü. 
 Her yaz ayı gelince içimde bir volkan kaynar. Bunca Yazlar akıp gitti. Eski yer ve mekânlara uğrayıp geçmişi yâd etmeye çalışıyoruz. Mahalle sokaklarında, ne eski yüzler, ne eski evler, ne de eski havalar kaldı. Gelen genç nesli tanımaz olduk. Onlar da haklı. Vefasızla şan bizleriz, onlarda suç yok.
Öğretmedik yavrularımıza; bizim sıcak dostluklarımızı.  Şehrin puslu ve yorucu havasına dalarak, geldiğimiz yerleri hatırlamaz olduk. Geçim sıkıntısı çeken komşularımızı göremez derecede değiştik. Kendimize bakarak, diğerlerini değerlendirmeye çalışıyoruz. 
 İş güç sahipleri, aldıkları aylıklardan şikâyet edip duruyorlar. Esnaf, işlerin düştüğünden şikâyetçi oluyor. Çoğunluk ne kazandığının şükrünü, ne de kaybettiğinin sabrını biliyor. İşçi patronunu sevmiyor, patron kazancının azlığından şikâyetçi. 
 Böyle bir ortamda huzur ve güven nasıl temin edilecek? Dünyamızda öyle yerler var ki; açlık ve susuzlukla mücadele edip duruyor. Bizler kazandıklarımıza değil, kaybettiklerimize ve bir başkasının kazancına bakıyoruz. 
 Biz bu değiliz. Tarihe damgasını vuran ecdadımız, tapulu bir metrekare arsa bırakmadan göçtüler bu dünyadan. Onlar mı çok akıllı veya deliydiler yoksa biz mi? Peki; onlarda yok olanlar, bizde var da mutlu ve huzurlu muyuz? Geçmişimize yön verenlerde servet, mal mülk, şan şöhret varken, istemediler bunları. Neden acaba? Biz, onların elleriyle ittiklerine sahip olmak için haram helal demeden saldırıp duruyoruz. Bizim derdimiz başka, onlarınki başkaydı. 
 Biz, kendimizle iç dünyamızla savaş halindeyiz. Onlar, milletinin huzuru ve geleceği için yaşayıp göçtüler. Bugün kazandıklarımıza değil, yarın kaybedeceklerimize göre hayatımızı dizayn etmeliyiz. Yaşadığım sürece hiçbir mezarın başında neler kazanıp, kaybettiklerinin yazıldığını görmedim. Gören varsa hatırlatmasını rica ederim. 
 Geldik, gördük, nefes alıp verdikten sonra göç etmek için sıra bekliyoruz. Elindeyse bekle, ben göç edip gitmek istemiyorum. Diye feryat et. Mümkün mü? İmkânı var mı?  Biz, gelmeden önce gitmeyi taahhüt ederek geldik. Gelmek elimizde olmadığı gibi gitmek de elimizde değildir. 
 Daha çok huzurlu ve sağlıklı bir ömrü, ne var ki dünya denen misafirhaneden yaşanmış giderken,
Kalın sağlıcakla…


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’DA YAŞAMDAN KESİTLER

                   ALAÇATI’DA YAŞAMDAN KESİTLER 1960 lı yıllar. Alaçatı Belediye’sine ait elektrik santrali vardı. Bu gün halk Pazarı kurulan dutlu caddeden yürüyerek bir kilometre sonra vardığımız. Alaçatı şehitlik parkı, yaklaşık 15 dönüm bir alanı olan yüksek taş duvarlarla etrafı çevrilmiş, içinde palmiye ağaçları, kurtuluş savaşında canlarını bu vatan için seve seve vermiş şehitlerimizin anıt mezarları. Etrafında yüzlerce çeşit çiçekler, mis gibi kokuyor. Duvarların üstüne sarılmış sarmaşıklar. Sarmaşıkların bir kısmı beyaz bir kısmı mor renkte açmış. Renklerin güzelliğinden ve kokusundan ayrılamazsınız. Şehitlik bahçesinin yan tarafındaki Karagöz tepeye giden yol kıyılarındaki geniş hendekler dokuz köprülerden taşan sular hendekleri doldurmuş. İçinde yeşil kurbağalar, küçük büyük Kaplumbağalar, küçük kefal balıklar. Temiz suda dans ediyorlar. Sürülmemiş tarla sınırlarında deniz börülceleri. Diz ...

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR

                                   SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR   Alaçatı’nın bakir olduğu, ovaların ekildiği, halkının gece gündüz çalışarak geçimini kazandığı yıllardı. 1968-1976 yıllarında Alaçatı Belediye Başkanı olan Lütfü Koparal makamına giderken tüm esnafı selamlar, belediyeye öyle giderdi. Makam arabası yoktu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Lütfü Koparal’ı çok severdi. Kendisini ziyarete gittiği zaman “Kennedy Lütfü” diye hitap edermiş. Bu anısını Lütfü Koparal’ın bizzat kendisinden dinlemiştim.   Lütfü Başkanın üstü açık bir cipi vardı. Alaçatı’dan Ildırı Köyüne kadar uzanan mücavir alanı teftiş etmek için kullanırdı. 1976 yılında yapılan ara seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Abdurrahman Keskin yerel seçimi kazanmıştı. Abdurrahman Keskin de halkla barışık bir başkandı. Yalnızca halk günlerinde değil, her ...