Ana içeriğe atla

KAHVECİ SARI!

On Altı Eylül sabahı yataktan kalkmak o kadar zor geliyordu ki… Çeşme’nin kurtuluşunun 98. yılı anma töreninin olması nedeniyle erken kalkıp törene yetişmek istiyordum. Olmadı mı olmuyor işte. Üzerimde bir ağırlık, bir isteksizlik ki sormayın. İçimde bir sıkıntı, motivasyonum düşük, depresyondaymışım gibi… O sabah zorla kalktım yataktan. Eşim kahvaltıyı hazırlamış, bahçede kahvaltımızı yaptık. Durumu fark eden eşim bana neyimin olduğunu sorunca ; “Üzerimde bir kırıklık var. Canım dükkâna gitmek istemiyor bugün.” dedim. Ki resmi bayramlar ve kurtuluş günleri törenleri benim için olmazsa olmazlarımdandır. Bunu bilen eşim; “Çeşme’nin kurtuluş törenine de katılmayacak mısın?” diye sorunca; Bugün hiç keyfim yok ve canım hiçbir şey yapmak istemiyor dedim.Kahvaltı bittikten sonra saat 12:30’du. Hazırlanıp evimden çıktım. Yürüyerek dükkânıma geldim. Ayaklarım geri geri gitse de dükkânıma vardım. Normalde dükkânımla evimin arası yürüyerek 15 dakika kadar sürer. O süreçte etrafı seyrederek ne kadar zamanda dükkânıma geldim hatırlamıyorum. Dükkânı açtıktan beş dakika sonra kendime sade bir kahve yaptım. Dışarıdaki masamda kahvemi yudumlarken, arkamda bir ses: “Alaçatı’ya nasıl gidilir?” diye bir soru… Başımı kaldırıp kim olduğuna bakınca arkadaşım Osman Akgün olduğunu gördüm.  “Vay Osman kardeşim!” diyerek ayağa kalktım. Uzun zamandır Osman ile görüşmemiştik. “Hayırdır? Sen bu caddede ne arıyorsun? Gel otur, bir kahve de sana yapayım, birlikte içer sohbet ederiz” dedim.

Osman arkadaşım oturdu. Sohbete başladık ve ilk kelimesi “Sabahattin Kosacı Ağabey’i kaybettik” oldu. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü.  Duyduğuma emin olmak için tekrar sordum. Sabahki ruh halimi anımsadım. Sanırım malûm olmuştu. Kötü bir haber alacağımı hissetmiştim. “Saat 13:30’da mezarlığa gelecekmiş, mezarlığa gidiyorum.” deyince benim bütün vücudum titremeye başladı. “Corona nedeniyle cenazeler cami önüne getirilmiyor, mezarlıkta cenaze namazı kılınıyor artık” diye ekledi. Osman arkadaşım kahvesini bitirmeden kalktı. Bana müsaade, deyip ve mezarlığa doğru yürümeye başladı. Ben de kahvemden bir yudum almıştım ikinci yudumumu almadan lavaboya boşalttım ve sonra koşar adım mezarlığa doğru gittim.Sabahattin Ağabeyin cenaze namazını kılarken hangi duaları okuduğumu hatırlamıyorum bile.Tabutuna bakarken eski günlerimizi anılarımızı anımsıyordum. Terzi dükkânımızı henüz açmıştık. Sabahattin Ağabey karşımızdaki kahvehaneyi çalıştırıyordu.  “Kahveci Sarı” diye anılırdı. Günlerce haftalarca çay kahve içerdik ellerinden. Kara kaplı deftere yazar, paramız olduğu zaman hesabı öderdik. Hesap ödemeye yanına gittiğimizde “Çocuklar paranız yoksa sıkışmayın paranız olduğu zaman ödersiniz” derdi bize. Hesabı alırken inanın yüzü kızarırdı. O kadar güzel ve naif bir kişiliğe sahipti ki. Kahvehanesine giden müşterilerinin kimin çay içeceğini,  kimin kahvesini sade, orta veya şekerli içeceğini bilirdi. Devamlı müşterileri kahvehanede masasına oturduğu zaman çayı kahvesini ayağına anında getirirdi. Ne içersin diye sormazdı çünkü cevabını bilirdi. Bu özelliğini bildiğimizden kendisini takip eder, Adama bak kimin ne içeceğini nasıl aklında tutuyor ? diye sempatiyle izlerdik.Alaçatı ya ilk televizyonu getirenlerdendir. İnsanlar sokaklara kadar sandalye ve masalarda haberleri ve TRT’de yayınlarını yazlık sinemalardaki gibi izlerlerdi. Aynı zamanda Tekel’de çalışırdı. Arada kahvehaneye oğulları yardıma gelirdi babalarına.Sekiz ay önce kaybetmişti eşini. Eşini kaybettikten sonra Sabahattin Ağabeyin yüzü pek gülmüyordu. Yolda gördüğüm zamanlar zoraki bir gülümsemeyle hal hatırını sorduktan sonra eşimin çocuklarımın hatırını sorardı bana da. Elini zorla tutar öperken elini hep çekmek isterdi. “Yapma be çocuk!” der, ben ısrarla elini öperken sürekli yüzü kızarır ve rahatsız olurdu. Bunu bildiğim halde kendisin çok sevip saydığımdan bu huyumdan vazgeçmemiştim.Terzi dükkânımızda bayram öncesi bir hafta boyunca sabahlara kadar çalışırdık. O da bizimle oturur, bize çay getirip uykumuz gelmesin diye bize özel çay demler, yine bizimle beraber uykusuz kalırdı.  Biz aldığımız işleri gününde yetiştirmek için bize hep destek olurdu. Hatıralarımızı komşuluklarımızı buradan anlatmaya çalışsam ne kâğıt yeter ne de günlerce yazsam sonu gelir…Sabahattin Ağabeyim! Hakkını helal et! Tanrı seni cennet bahçelerinin en güzel yerinde kılsın. Işıklar içinde uyu! Bu diyardan bir Sabahattin Kosacı geçti.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR

                                   SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR   Alaçatı’nın bakir olduğu, ovaların ekildiği, halkının gece gündüz çalışarak geçimini kazandığı yıllardı. 1968-1976 yıllarında Alaçatı Belediye Başkanı olan Lütfü Koparal makamına giderken tüm esnafı selamlar, belediyeye öyle giderdi. Makam arabası yoktu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Lütfü Koparal’ı çok severdi. Kendisini ziyarete gittiği zaman “Kennedy Lütfü” diye hitap edermiş. Bu anısını Lütfü Koparal’ın bizzat kendisinden dinlemiştim.   Lütfü Başkanın üstü açık bir cipi vardı. Alaçatı’dan Ildırı Köyüne kadar uzanan mücavir alanı teftiş etmek için kullanırdı. 1976 yılında yapılan ara seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Abdurrahman Keskin yerel seçimi kazanmıştı. Abdurrahman Keskin de halkla barışık bir başkandı. Yalnızca halk günlerinde değil, her ...