Ana içeriğe atla

TOPRAK!

Bahçeli bir evde büyüyen şanslı kuşaktanım. İçinde çeşitli meyve ağaçları ve renk renk çiçekleri bulunan kocaman bir bahçemiz ve bahçemizde dolaşan çeşitli hayvanlarımız vardı ben büyürken. Evimizde kedim, bahçemizde köpeğim birlikte büyüdük. Komşunun bahçesinden koştura koştura gelip geçen tavuklar, horoz sesleri, annelerinin peşinde dolaşan civcivler. Bahçede otururken dinlediğimiz ağustos böceklerinin sesi. 

Çocukluğum tamamen doğal bir yaşam içinde geçti. Leylak kokusunu hala çok seviyorum. Baş döndüren kokusuyla ve rengiyle bahçemizin süsü idi. Ya renk renk açan yediveren gülleri. Ya da yapraklarından annemin reçel yaptığı mayıs gülleri. Kokusundan yanına yaklaşılmazdı. Ortancalar her bir çiçeği top gibi buradayım diyorlardı duvar kenarlarına dizilmiş. Bahçemizin duvar kıyılarına sıralanmış kırmızı ve ateş pembesi sardunyalar. Baharda yüzünü gösteren baygın kokulu sarı nergisler. Hatta çiçeklerin arasından bahçe toprağından kendiliklerinden fışkıran ve her yeri davetsiz misafir gibi saran kırmızı ve beyaz renkleriyle akşamsefaları. Bakmaya doyamadığım çeşitli kır çiçekleri. Kırlardan gelincikler toplardık, hatta güneşte bırakıp şurup bile yapardık. Baharı müjdeler gibi bembeyaz papatyalarla dolardı kırlar ve uzanır sere serpe yatardım aralarında. Akşam saatlerinde bahçeyi sulamakta gönüllü olurdum. Bütün gün güneşi yedikten sonra akşam serinliğinde sulanan bahçenin tadı ve suyu içen toprağın kokusu hala burnumda tüter. Yağmur yağarken dışarı çıkmayı bu yüzden seviyorum galiba. Toprağın ve çimenlerin sulandıktan sonra insanın içine bayan kokusunu duymak için özellikle yürüyorum ve ıslanıyorum. Doğayı içime çekmeyi seviyorum.Meyveyi dalından yeme şansına sahip oldum. Bunlar hormonlu mu diye bir kaygımız hiç olmamıştı. Ağaca çıkıp kopartıp yediğimiz incirlerin tadını şimdi pazar tezgâhlarında bulamıyorum.. Badem ağaçlarımız beyazlara bürünürdü her bahar, yazın dalından kopartıp yediğimiz malta eriğini hiç aramıyorum bile pazarlarda. Tezgâhlarda görsem bile ben küçükken yediğim meyvelere hiç benzemiyorlar. Reçellerimizi dallarından kopartıp topladığı meyvelerden yapardı annem. Salatalarımız bahçeden topladığı yeşilliklerden yapılırdı akşam sofralarımızda keyifle yerdik. Zeytin ağacımızdan topladığım ham zeytinden annemin yaptığı çekişte’nin tadını hiç unutamıyorum. Gitgide topraktan koparıldık. Her yanımız betonla dolduruldu. Yapılan yeni yollar veya binalar kırlarımızı elimizden aldı. Şehirleşme adı altında betonla tanıştık, tanıştırıldık zorla. Daha fazla bina, daha fazla apartman diye diye ağaçlar da kesildi. Ne meyve ağaçları kaldı etrafta, ne altında oturduğumuz büyük ceviz ağaçları ne de kırlarda altında oyunlar oynayıp piknikler yaptığımız çamlar. Salıncaklar da kurulmaz oldu çocuklara artık.Sonraları yediğimiz meyveler, sebzeler ve süt ürünleri gibi gıdalar giderek kimyasallarla dolmaya başladı. Topraktan kopmamızla sağlığımızın bozulmaya başlaması arasındaki bağlantıyı fark edemedik. Üreticiler, daha fazla para kazanmak uğruna üretti her ürüne hormon katmaya başladı. Denetimsiz ortamlarda ilaçlarla sebze ürettiler ve pazarlara gönderdiler. Bunları satın alıp sofralarında kullanan halkın, bilinçli ya da bilinçsiz olması bir şey değiştirmiyordu. Elinin altında bunlar vardı, onlar da bunları alıp kullanmaya mecburdular. Hatta çok da önemsemedik. Sağlığımız git gide bozuldu. Vücudumuzu beslerken zehirlendik. Kanserden insanlar birbiri ardına ölmeye başladı. Ya hormonlu gıdalardan, ya radyasyonlu bitkilerden ya da bilinçsizce kullanılan tarım ilaçlarının kalıntısından. Son zamanlarda çevre bilincinin her geçen daha fazla konuşulduğuna şahit oluyorum. Birer birer doğa dernekleri kurulmaya başlandı. Bu acil konuya parmak basılmaya çalışılıyor. Bilinçli çalışmalar neticesinde daha fazla insan bu konuya eğilmeye başladı. Bu sevinçli bir gelişme aslında. İnsanlar bulamadığı vakitlerinde birazcık toprağı eline alsalar ne büyük bir kaybın olduğunu anlayacaklar belki. Hâlbuki toprakla uğraşan ve yetiştirmeye çalıştığı bir bitkinin büyümesini seyreden insanın ruhunun da yumuşayacağını sanıyorum. Belki daha insaflı nesiller yetiştiririz kim bilir? Tabiatı,toprağı,ağacı,tarihi,ve kültürü korumak için çalışan ve sahip çıkan insanları emin olun kimse yenemez!!

Kalın sağlıcakla..

 

 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR

                                   SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR   Alaçatı’nın bakir olduğu, ovaların ekildiği, halkının gece gündüz çalışarak geçimini kazandığı yıllardı. 1968-1976 yıllarında Alaçatı Belediye Başkanı olan Lütfü Koparal makamına giderken tüm esnafı selamlar, belediyeye öyle giderdi. Makam arabası yoktu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Lütfü Koparal’ı çok severdi. Kendisini ziyarete gittiği zaman “Kennedy Lütfü” diye hitap edermiş. Bu anısını Lütfü Koparal’ın bizzat kendisinden dinlemiştim.   Lütfü Başkanın üstü açık bir cipi vardı. Alaçatı’dan Ildırı Köyüne kadar uzanan mücavir alanı teftiş etmek için kullanırdı. 1976 yılında yapılan ara seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Abdurrahman Keskin yerel seçimi kazanmıştı. Abdurrahman Keskin de halkla barışık bir başkandı. Yalnızca halk günlerinde değil, her ...