Ana içeriğe atla

ANILAR BURAM BURAM!

1966 yılıydı. Alaçatı’da terzi çırağı olarak çalışıyordum. Ailem Germiyan Köyü’nde yaşıyordu. Ben Büyükannemle beraber Alaçatı’daki evimizde oturuyorduk. Ahmet Ağabeyim Germiyan dolmuşuyla gece sinemaya gelen yolcularla birlikte Alaçatı’ya geldi. Ağabeyim film izlemeye gitmemiş, benim yanıma uğramıştı. İki saati film bitene kadar oturduk, bol bol sohbet ettik. Sonunda giderken: “Ömer! Yarın ustandan bir hafta izin al. Köyde işlerimiz çok. Zeytin toplamaya bize yardım edersin.”Ben çok sevindim. Çocukluğumdan bu yana hem zeytin toplamasını ve zeytin ağacını severim.Ustam Erdoğan Erman’ın evi Çeşme’de idi.

Her gün Çeşme’den gidip gelirdi işyerine. Evini Alaçatı’ya taşımamıştı çünkü bütün ailesi Çeşme’deydi.O sabah dükkâna geldi. Çalışan arkadaşlara iş taksimini yapıyordu. Sıra bana gelmişti “Sen de bu üç tane pantolonu çat” deyince; “Ustam” dedim. “Akşam Ahmet ağabeyim dükkâna geldi köyde ailemizin işleri çokmuş ve sıkışıkmışlar bana ustandan bir hafta izin al dedi. Mümkün ise izin verebilirseniz Pazar günü beni bekliyorlar” dedim.  Ustam da “Tamam çocuğum. Olur tabi ki. Eğer izin vermezsek Ahmet Ağa’yı kızdırırız” dedi. Erdoğan Ustam Ağabeyimle beraber aynı zamanda asker arkadaşıydı.Ben Pazar günü büyük anneme: “Büyükanneciğim; Ben ustamdan izin aldım bugün. Germiyan Köyü’ne gidiyorum” dedim. Büyük annem bana sepete birşeyler koydu ve bir hafta giyeceğim elbiselerimi bir bohçaya doldurdu. Sepetimi aldım ve hastane önündeki garajda otobüse bindim. Merdivenli Kuyu’da indim. Ailemde Merdivenli Kuyu’da bulunan asıl adı (Karacahisar)  olan arazimizdeki zeytinleri topluyorlarmış.Soğuk bir kış günüydü. Annem beni bir aydır görmemişti. Beni görünce o kadar yüksek çığlık attı ki, ana sevgisiyle kucakladı. Annem ayrıldıktan sonra Alaçatı’dan haberler, hal hatırlar soruldu ve biraz daha sohbetten sonra, annem bana eski elbise getirdin mi? Diyerek “Büyük annem bir şeyler koydu sepete” dedim.  Annem: “Hadi o zaman değiştir üstünü gel!” dedi. Ben hemen tarla kenarında bulunan büyük bir pırnar çalısının arkasına geçip üzerimdeki kumaş pantolonumu çıkartıp eski bir “Çolaki” pantolonumla değiştirdim. Sonra yanlarına gidip bende yardım etmeye başladım.Hava o kadar soğuktu ki dişlerim bir birine vuruyordu. Annem tarla kenarlarında kuru dal parçaları toplayıp ateş yaktı zeytin toplamaktan ellerimiz buz tutmuştu. Elleri çok soğuyan ateşin yanına gidip kendini ateşin karşısında ısıtıyordu.Akşam olmak üzereydi dört keletir zeytin toplanmıştı. Keletirleri merkeplerimize yükledik, köy merkezine doğru yol aldık. Önce merkeplerimize yüklediğimizi zeytinleri yağ fabrikasına indirdik. Yağhanede her kişiye ait bir bölme vardı ve herkes topladığı zeytinlerini bu bölmeye dökerdi. Biz de öyle yaptık. Daha sonra evimize geldik. Annem ocağımızın ateşini yakmıştı bile. Akşamdan kalan kuru fasulye ve bakla yemeği vardı. Evimizin fırınında önceden pişmiş geniş dilimlerle önümüze konan yemeklerimizi bir güzel midemize indirdik.

 Yatsı ezanı okunmuştu. Kapı çalınmadan trap diye bir kadın girdi içeriye. “Ay çok üşüdüm Şahisteciğim! İyi bari, ateşiniz de yanıyormuş” dedi ve hemen ocağın tam karşısına oturdu. Ben yemekten sonra ocağın karşısına geçerim hayalleri kurarken, benim hayallerim suya düştü. Ben evimizin bir köşesinde battaniyeyi sırtıma aldım ve ısınmaya çalışıyordum. O yıllar köyde elektrik yoktu. Gaz lambasıyla aydınlanıyordu köy halkı. Bir gaz lambası odayı nasıl aydınlatır ki? O evde yaşayanlar sadece birbirlerinin sülietini görebilir. Ben bir ara Anneme sordum: “Bu bize gelen misafir kim? Diye. Annem tanımadın mı oğlum? Nuriye Teyzen. Babanın teyzesi” dedi. “Anneciğim tanıyamadım poşusuyla her tarafını sarmış nasıl tanıyayım ki?” dedim. Biz bu muhabbeti yaparken Nuriye Teyzem beni fark etti. Germiyan şivesiyle: “Bire bu bizim Ömer mi? Bire eşek kadar olmuş bu ya. Ömer gel bakem yanıma da görem seni” dedi. Oturduğum yerden kalktım, Nuriye Teyzemin yanına gittim. Öyle bir sardı ki, bir ara kemiklerimin acısını hissettim. O kadar samimi bir sevgi ile sarmıştı ki beni, uzun bir süre bırakmadı. Nuriye teyzem çocuklarından söz etmeye başladı. Üç çocuğunu genç yaşlarda kaybetmişti. Tek başına yaşıyordu. Konu daha sonra babama geldi ve babamın hatıralarını uzun süre anlattı. Annem ve evdekilerin gözyaşlarını izliyordum. Ben babamı görmemiştim. Sadece o anılarda bir şeyler anlamak istiyordum.

Kalın sağlıcakla…    

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’DA YAŞAMDAN KESİTLER

                   ALAÇATI’DA YAŞAMDAN KESİTLER 1960 lı yıllar. Alaçatı Belediye’sine ait elektrik santrali vardı. Bu gün halk Pazarı kurulan dutlu caddeden yürüyerek bir kilometre sonra vardığımız. Alaçatı şehitlik parkı, yaklaşık 15 dönüm bir alanı olan yüksek taş duvarlarla etrafı çevrilmiş, içinde palmiye ağaçları, kurtuluş savaşında canlarını bu vatan için seve seve vermiş şehitlerimizin anıt mezarları. Etrafında yüzlerce çeşit çiçekler, mis gibi kokuyor. Duvarların üstüne sarılmış sarmaşıklar. Sarmaşıkların bir kısmı beyaz bir kısmı mor renkte açmış. Renklerin güzelliğinden ve kokusundan ayrılamazsınız. Şehitlik bahçesinin yan tarafındaki Karagöz tepeye giden yol kıyılarındaki geniş hendekler dokuz köprülerden taşan sular hendekleri doldurmuş. İçinde yeşil kurbağalar, küçük büyük Kaplumbağalar, küçük kefal balıklar. Temiz suda dans ediyorlar. Sürülmemiş tarla sınırlarında deniz börülceleri. Diz ...

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR

                                   SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR   Alaçatı’nın bakir olduğu, ovaların ekildiği, halkının gece gündüz çalışarak geçimini kazandığı yıllardı. 1968-1976 yıllarında Alaçatı Belediye Başkanı olan Lütfü Koparal makamına giderken tüm esnafı selamlar, belediyeye öyle giderdi. Makam arabası yoktu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Lütfü Koparal’ı çok severdi. Kendisini ziyarete gittiği zaman “Kennedy Lütfü” diye hitap edermiş. Bu anısını Lütfü Koparal’ın bizzat kendisinden dinlemiştim.   Lütfü Başkanın üstü açık bir cipi vardı. Alaçatı’dan Ildırı Köyüne kadar uzanan mücavir alanı teftiş etmek için kullanırdı. 1976 yılında yapılan ara seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Abdurrahman Keskin yerel seçimi kazanmıştı. Abdurrahman Keskin de halkla barışık bir başkandı. Yalnızca halk günlerinde değil, her ...