Ana içeriğe atla

ANILAR

Sabah saat altı on beş annem yer yatağımın yanıma oturmuş “Ömer hadi oğlum uyan kalk”. “Hayvanlarımız açlıktan bağırıyorlar”. Ben uykulu gözlerimi zorla açarak, sıcak yatağımdan istemeyerek kalkıyorum. Giysilerimi giyip hazırlanıncaya kadar, annem evimizin alt katında bulunan mutfağımızda odun ateşinde tarhana çorbasını hazırlamış bile. Mutfağımızın ortasına tahta soframız hazırlanmış, tahta soframızın etrafına koyun pöstekisi veya koyunyününden yapılmış şilteler hazırlanmış, kahvaltımızı yapmak için oturuyoruz. Sofranın etrafında tahta kaşıklar, evimizin bahçesinde bulunan küçük taş fırınında annemin pişirdiği buğday ekmeği, toprak kâsenin içinde annemin taşla kırmış olduğu yeşil zeytin(çekişte), koyun ve keçi sütünden yapılmış kelle peyniri. Çocukluğumun veya gençliğin vermiş olduğu iştahla yapmış olduğum o güzel kahvaltıdan sonra bir güzel kendime geliyorum. Sabah kahvaltısını bitirdikten sonra aneminde yardımıyla hayvanlarımızı ahırdaki yaslalarında bağlı oldukları iplerini çözüyoruz. Hayvanlar özgür olduklarını hissederek sevinçle ahırdan çıkıyorlar. Annemin koyunyününde örmüş olduğu ceketimi, çolaki pantolonumu da giydikten sonra başıma poşumu bağlıyorum. Kalın saç matarama doldurulmuş içme suyum, Siyah gri desenli dokuma bezine öğlen yemek için köy ekmeği, peynir, tahin helvası, sarılmış kumanyayı da aldıktan sonra evimizden çıkıyorum. Hayvanlarımız önde ben onların arkasında elimde bir zeytin dalından yapılmış sopa. Sabah güneş doğmadan hayvanlarımızı salmana otlatmaya götürüyorum. Evimizin köşesini dönmeden ilk olarak Abdurrahman Keskin ağabeyin eşi Sevim abla, evinin kapısının önünde hayvanları ve beni izliyor. “Ömer hayvanları güzel otlat akşama bol süt versinler” diyerek telkinde bulunuyor. Belediye elektrik santralinin önünden geçerken Sadık baba ile Fevziye Hanım teyze, elektrik motorlarını susturmuşlar bahçede kedilerini besliyorlar. Sadık baba ve Fevziye Hanım teyzeyle selamlaşıyoruz. Sadık baba bana yüksek sesle “oğlum annene söyle akşama bize iki kilo süt ayırsın”. Bu gün halk pazarının kurulduğu başlangıç yolunun başından hurmalı caddesinde. İlkbaharın mis gibi bitki kokusunu koklayarak tap taze otları hayvanların karınlarını doyurmak için otladıklarını izlemek bambaşka bir Duygu idi.( Kestreli) Emin Güre amcanın da elinde bir sopa. Birkaç keçi, koyun ve binek, hayvanlarını da yedeğine almış mezarlığın yanında otlata otlata hurmalı caddesinde buluşuyoruz. Emin amcayla selamlaşıp kulüp baba’nın arkasında bulunan eski sahibi Rıza Baysal’ın köşe tarlanın duvarının dibinde kuytu bir yerde oturuyoruz. Emin amca bana eski günlerinden, Selanik’ten nasıl geldiklerini, ne zorluklar çektiklerini gözlerinden yaşlarla anlatırdı. “Ben çocuktum. Altı yedi yaşlarında, savaş yıllarıydı Yunanlılar köyümüzü yakmışlardı. Komşularımızla birlikte yangında ve düşmandan canımızı kurtarmak için kaçmaya çalışıyorduk. Ben annem ve babamı göremeyince  geriye döndüm yolda Yunan askeri benim yolumu kesti Yunan askeri bana sen nereye gidiyorsun böyle bakayım.? Dedi bende Annemle Babamı kaybettim onları bulmaya gidiyorum dedim. Dön çabuk geriye görmüyor musun bütün köy yanıyor yürü çabuk canını kurtarmaya bak.” Ben çok korktum geriye döndüm oradaki komşularımızın peşine takıldım Türkiye’ye gelmişiz. Bende kendisini bir güzel dinlerdim. Biz Emin Güre amca ile sohbet ederken yanımızdan Ayhan Tezcan eşeğine keletirleri sarmış selam vererek Eşeğin yularını bırakarak hayvan sınırda yemyeşil otlara saldırıyor. Bizde Ayhan Ağabey ile ayaküstü konuşuyoruz.  “Mezarlığın yanında iki dönüm bir tarlam var. Abil ağanın oğlu Yahya Akalp beygirinle çift sürmeye gelecek bende yanında bulunayım dedi”. Kendisine Ayhan ağabey dükkânı ne yaptın dedim? “dükkânı kapattım Ömer.” Dükkânın kapısına bir tane uzun bir sopa koydun mu dükkân kapalı oluyordu. Dükkânların kapıları açık bütün malları dışarıda sergilenmiş vaziyette bırakılır. Dükkâna kimse girmezdi! Ayhan ağabey de öğle yapmıştı. Ayhan ağabeyin sesi çok güzeldi. Ayhan ağabeyle bir araya geldiğimiz zaman ya şarkı söylerdik yâda mevlit okurduk. O günde hal hatır sorulduktan sonra şarkı söylemeye başladık. Sözleri Mustafa Nafiz Irmak( Camlıbel)e ait olan “Kanaryam güzel kuşum/Ben sana vurulmuşum/Seni çok sevdiğimi/Anlatıyor duruşum/Hüzünlü bakma öğle, benim şarkımı söyle.” bu güzel dörtlüyü İkimiz çok güzel okuduk. Ayhan ağabey Yıllarca Camilerimizde fahri olarak Ezan okur, müezzinlik yapardı. Cenazelerimizde her zaman dua okurdu. Çok gür ve davudi bir sesi vardı. Rahmetli Faik hocanın talebesiydi Ayhan ağabey. Bende gençlik yıllarımda Faik hocamdan ders almıştım. Ayhan Ağabeyle beraber Ramazan ayında teravi namazlarında müezzinlik yapardık. Ayhan ağabey iyi bir Atatürk’cüydü. Bir dönem Belediye meclisi üyeliği yaptı.Ayhan ağabeyle sohbetimize ara verip yanımızdan ayrıldı ve tarlasının sürdürdükten sonra tekrar dükkanına gitti.Biz Emin Güre Amca ile hem hayvanlarımızı otlattık hem sohbetimize devam ettik.Bu dünyadan göç eden bu değerli iki İnsanı rahmetle anıyorum ruhları şad olsun. Akşam olmasına yakın hayvanlarımızın karnı doyunca. Hurmalıktan, Aslan Akalın'ın tarlasının kıyısından, Şehitler caddesinde sıraya dikilmiş dut ağaçlarının içinden tekrar evimize geldik.

Kalın sağlıcakla…  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’DA YAŞAMDAN KESİTLER

                   ALAÇATI’DA YAŞAMDAN KESİTLER 1960 lı yıllar. Alaçatı Belediye’sine ait elektrik santrali vardı. Bu gün halk Pazarı kurulan dutlu caddeden yürüyerek bir kilometre sonra vardığımız. Alaçatı şehitlik parkı, yaklaşık 15 dönüm bir alanı olan yüksek taş duvarlarla etrafı çevrilmiş, içinde palmiye ağaçları, kurtuluş savaşında canlarını bu vatan için seve seve vermiş şehitlerimizin anıt mezarları. Etrafında yüzlerce çeşit çiçekler, mis gibi kokuyor. Duvarların üstüne sarılmış sarmaşıklar. Sarmaşıkların bir kısmı beyaz bir kısmı mor renkte açmış. Renklerin güzelliğinden ve kokusundan ayrılamazsınız. Şehitlik bahçesinin yan tarafındaki Karagöz tepeye giden yol kıyılarındaki geniş hendekler dokuz köprülerden taşan sular hendekleri doldurmuş. İçinde yeşil kurbağalar, küçük büyük Kaplumbağalar, küçük kefal balıklar. Temiz suda dans ediyorlar. Sürülmemiş tarla sınırlarında deniz börülceleri. Diz ...

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR

                                   SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR   Alaçatı’nın bakir olduğu, ovaların ekildiği, halkının gece gündüz çalışarak geçimini kazandığı yıllardı. 1968-1976 yıllarında Alaçatı Belediye Başkanı olan Lütfü Koparal makamına giderken tüm esnafı selamlar, belediyeye öyle giderdi. Makam arabası yoktu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Lütfü Koparal’ı çok severdi. Kendisini ziyarete gittiği zaman “Kennedy Lütfü” diye hitap edermiş. Bu anısını Lütfü Koparal’ın bizzat kendisinden dinlemiştim.   Lütfü Başkanın üstü açık bir cipi vardı. Alaçatı’dan Ildırı Köyüne kadar uzanan mücavir alanı teftiş etmek için kullanırdı. 1976 yılında yapılan ara seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Abdurrahman Keskin yerel seçimi kazanmıştı. Abdurrahman Keskin de halkla barışık bir başkandı. Yalnızca halk günlerinde değil, her ...