Ana içeriğe atla

ALAÇAT’IM MUTFAĞIYLA DA ÖZELDİR!

Çocukluğumu, yaşadığım onca acı yokluk ve yoksulluğa rağmen hiç kimseyle, hele bu günkü varlıklı ama sanal, görkemli ama yapay yaşamlara asla değişmem! Bizim çocukluğumuzda da ilkokullar şimdi olduğu gibi tam gündü. Sabah okula gider öğlene kadar üç ders yapar, öğlen yemeği için evlere çıkardık. Yemekten sonra dönüp iki ders daha yapardık.Soğuk kış günleri, öğle teneffüsünü adeta iple çekerdim. Zira soğukta daha çok acıkılırdık, bunu aile büyüklerimiz de biliyor ve yaşamış olacaklar ki, tok tutup, enerji verecek yemekler yaparlardı bize kışın.

Okula yeni başladığım seneydi. Bir gün yine öğle teneffüsüne çıktık. Okulumla evimiz arası yaklaşık yüz metrelik mesafeyi, koşarak kat edip eve ulaştım. Acıkmış ve üşümüştüm. Her zaman yaptığım gibi açılır kapı kanadının tokmağını çevirip, avluya attım kendimi. (Evimizin cümle kapısı çift kanatlı idi, ama biz çoğunlukla birini kullanırdık. Kapının ikinci kanadını, hayvanlarımızın yükleriyle beraber avluya girmesi gerektiği zaman açardık.)  Birden bahçedeki fırınımızın alevlerini dışarı taşıra taşıra büyük bir hararetle yanmakta olduğunu gördüm. Fırın içinde piren çalıları, alevler arasından bir görünüp bir kayboluyorlar ama ateşi harlayıp, çatırdayarak yanıyorlardı. Sevinç içinde, evden içeriye daldım. Fırın bizim için yakılmıştı, en azından börek vardı öğlen mönüsünde!

Evimizin volta (solon) denilen yerinde annem, büyük annem, Nedime yengem ve teyzemin; ivecen bir telaş içinde bir şeyler yaptığını gördüm. Yaklaşınca bir hamur teknesi etrafında kimini el değirmeniyle buğday öğütür, kimini hamur karar, kimini yaslağaç (hamur tahtası) üstünde yumak yapıp yufka açar, kimini de hamurları küçük parçacıklara bölüp, nane şekeri büyüklüğünde yumakçıklar haline getirip, ovalarken buldum!İçimdeki sevinç bir kat daha arttı. Birden üşümem geçti, açlığımı unuttum. Çünkü annemler bize “lokum pilavı”  ve börek yapacak bizde kemal-i afiyetle yiyecektik. Annem yanında bulunan bir tepsiye açmakta olduğu yufkaları birer birer seriyor, her yufkanın üzerine de daha önce hazırladığı, ısırgan otu, taze soğan, dereotu, maydanoz, zeytinyağı, yoğurt ve yumurta karışımı börek harcını yayıyordu. Börek yazma işi tamamlandığında, elinde tepsiyle kapıya yöneldi, bende ardından! Bahçedeki köy fırınına gidiyordu. Elindeki tepsiyi fırının yanındaki kuyu taşına koydu. Duvara dayalı uzun saplı ateş küreğini aldı, yanıp kor haline gelmiş kömürleri fırının sağ iç duvarı tarafına toplayıp, fırın süpürgesi ile kalan kor ve külleri de zeminden aynı yöne süpürdü. Temizlediği bu alana da börek tepsisini fırın küreği yardımıyla sürüp, fırının ağzını kapattı. Akşam ki yemeğimiz de belli olmuştu, evin hanımları “lokum pilavı” için harıl harıl hamur döküyorlardı!

Yemekleri düşündükçe sabırsızlığım artmış, pişmekte olan böreğin kokusuyla da açlığım iyice kabarmağa başlamıştı.  O esnada diğer kardeşlerimde sokak kapısında göründüler. Hepimizin çok acıktığını sezinleyen annem, gelin çocuklar börek pişinceye kadar gidip sizinle ayran yapıp, sofrayı kuralım demişti. O yarım saatlik süre bana öyle uzun gelmişti ki! Anımsadıkça boğazım düğümlenir, gözlerim nemlenir, böreğin kokusuyla biri birine karışan anamın kokusunu her defasında yeniden duyar, özler hüzünlenirim!Zeytin odunu ve piren çalısı ile kızdırılmış bahçe fırını çevresinde geçen o çocukluk günlerimde annem bize biri birinden lezzetli ve güzel o kadar çeşitli yemekler yapardı ki, hangi birini anlatayım! Çalkama,  otlu börek, keşkek, tarhana, el değirmeninde çekilen bulgurdan kısır, kuzu etli şevketi bostan, kaçamak, mısır unu ve tereyağıyla yapılan ısırgan otu çorbası, şekeriçi, koyun sütü sakız ve karanfille yapılan sütlü bulgur ve daha niceleri!Evimizin bahçesinde de mevsimine göre ne ararsan bulunurdu.  Annem; her mevsim bahçeye muhakkak bir şeyler ekip yetiştirirdi. Bahçeden topladığımız, bakla yapraklarının filizleri yeşil soğan ve marullarımızdan yaptığımız, bol zeytinyağlı salatanın lezzetine ise doyum olmazdı.Salatanın, çalkamanın, yanında hamur teknesinde kalan “tekne dibi” diye tabir edilen artık hamurdan, hamur içinde pişirilen çiğ yumurtalı ekmeğin “kuça” tadı ise hâlâ damağımda!.

Kalın sağlıcakla

 

                                                                          

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’DA YAŞAMDAN KESİTLER

                   ALAÇATI’DA YAŞAMDAN KESİTLER 1960 lı yıllar. Alaçatı Belediye’sine ait elektrik santrali vardı. Bu gün halk Pazarı kurulan dutlu caddeden yürüyerek bir kilometre sonra vardığımız. Alaçatı şehitlik parkı, yaklaşık 15 dönüm bir alanı olan yüksek taş duvarlarla etrafı çevrilmiş, içinde palmiye ağaçları, kurtuluş savaşında canlarını bu vatan için seve seve vermiş şehitlerimizin anıt mezarları. Etrafında yüzlerce çeşit çiçekler, mis gibi kokuyor. Duvarların üstüne sarılmış sarmaşıklar. Sarmaşıkların bir kısmı beyaz bir kısmı mor renkte açmış. Renklerin güzelliğinden ve kokusundan ayrılamazsınız. Şehitlik bahçesinin yan tarafındaki Karagöz tepeye giden yol kıyılarındaki geniş hendekler dokuz köprülerden taşan sular hendekleri doldurmuş. İçinde yeşil kurbağalar, küçük büyük Kaplumbağalar, küçük kefal balıklar. Temiz suda dans ediyorlar. Sürülmemiş tarla sınırlarında deniz börülceleri. Diz ...

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR

                                   SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR   Alaçatı’nın bakir olduğu, ovaların ekildiği, halkının gece gündüz çalışarak geçimini kazandığı yıllardı. 1968-1976 yıllarında Alaçatı Belediye Başkanı olan Lütfü Koparal makamına giderken tüm esnafı selamlar, belediyeye öyle giderdi. Makam arabası yoktu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Lütfü Koparal’ı çok severdi. Kendisini ziyarete gittiği zaman “Kennedy Lütfü” diye hitap edermiş. Bu anısını Lütfü Koparal’ın bizzat kendisinden dinlemiştim.   Lütfü Başkanın üstü açık bir cipi vardı. Alaçatı’dan Ildırı Köyüne kadar uzanan mücavir alanı teftiş etmek için kullanırdı. 1976 yılında yapılan ara seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Abdurrahman Keskin yerel seçimi kazanmıştı. Abdurrahman Keskin de halkla barışık bir başkandı. Yalnızca halk günlerinde değil, her ...