Ana içeriğe atla

SABAH YÜRÜYÜŞLERİ

Dün sabah yaşımızın ilerlemesi gereği olacak ki, sabah biraz erken kalktım. Evimin cümle kapısından çıktım, ağır adımlarla yürüdüğüm sırada güneş ışınları tan yerini aydınlatmıştı. Mis gibi bir hava, hafif bir rüzgâr esintisi, insanın yüzünü okşuyordu. Kısa kollu gömleğimi giymişim, biraz üşür gibi oldum. Bir kaç adım yürüdükten sonra vücudum ısınmaya başladı.Eski mezarlığın yanından geçerken bu mezarda yatan yakınlarıma, önemsediğim ve dostlara bir Fatiha okuyarak yanlarından uzaklaşarak yoluma devam ettim.

Sabır taşlarındaki yazılar dikkatimi çok çekti bu yazıları okumamak mümkün mü.? Okumadan geçemiyorsunuz. Bir tane mezar taşındaki yazı beni çok etkiledi. Bu şairane yazıyı sizlerle de paylaşmak isterim“Bizler de gezerdik sizin gibi. Siz de geleceksiniz bizim gibi...” başımı öne eğip ayrıldım mezar taşlarından.Beni yüreğim beni nereye götürürse... Yüreğim Hurmalık mevkiine doğru dedi. Bende hurmalık ovasına doğru dedim ayaklarıma, Rahmetli dedem; Nalbant Mustafa (Baysal’a) ait olan arılı evin yanındaki yeni mezarlık yolundan eski sahibi Şaban Albayrak’ın zeytinlik bahçesinin yolundan, Karaköylü Nigar’ın bahçesi Ayhan Aydan’a ait diye bildiğimiz enginar tarlasının yanındaki yolundan geçerken insanın yüreği sızlıyor.Güzelim zeytinlik tarlaları, yüksek duvarlarla çevrili Nigar Abla’nın bahçesinde, aklınıza ne tür sebze ve meyve geliyorsa yetiştiriliyordu. Bugün artık bu güzel bahçelerin yerini taş binalar almış. Atatürk Bulvarı’nın çift taraflı geçmesi nedeniyle yolun ortasında kalan eski Karakol kuyu’nun çevresinde duraklıyorum. Karakolkuyu’nun eski günleri geçiyor gözlerimin önünden. Alaçatı üreticileri iş ve tarla dönüşlerinde, eşeklerine keletirlerini sarmışlar, kuyunun başında buz gibi kuyu suyunu testilerine doldurmalarını, yerden bir metre yüksek olan kuyunun yanındaki yalağı kuyudan çekilen kovalarla yalağı doldurup hayvanların su içmelerini sağlayan insanlar bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden…Karakol Kuyu’nun yanından yeni yapılan otogara giden yola saptım. Otobanın ikiye böldüğü Hurmalı Ovası’nda bulunan arazilerin üstünde yine çok lüks villalar yapıldı. Bu çok şirin görünen villaların çoğu butik otel olarak Alaçatı turizmine hizmet ediyorlar. Bu binaların yerlerinde daha önceleri tarım yapılırdı.Hurmalık Ovası’nın çok bereketli toprakları, İlkbaharda önce ekin ekilir, ekinler toplanır, tekrar sürülüp yaz sebzeleri dikilirdi. Tütün dikimleri bitince tütün çapa işleri başlardı. Tütünleri çapalarken karnımız acıktığı zaman annem tarlanın kıyısındaki sınırda ateş yakar, iki tane taşı yan yana koyup üstüne evden getirilen çukaliyi taşın üstüne koyardı. Yemeğimiz böylece odun ateşinde pişerdi. Bahçemizde yetiştirdiğimiz domates ve salatalıklarımızı Annem bir sofra bezine sarılmış domates ve salatalıkları kuyudan çektiğimiz buz gibi suda yıkayıp dinlendirdikten sonra, bol soğanlı ve evimizin bahçesinden topladığımız nanelerle beraber salatamızı yapardı. Sonra incir ağacının koyu gölgesinde öğlen yemeğimizi yerdik. O yıllardaki domates ve salatalıkların lezzeti halen damağımdan gitmiş değil. Hurmalık Ovası’nda bulunan Murat Hoca’nın tarlalarını üç sene icarlamıştık. Üç sene içinde bu topraklarda çok tütün ve zerzevat yetiştirdik. Murat Hoca’nın tarlasının tam ortasında büyük bir kuyu vardı. Kuyunun haznesi geniş ve çok derindi. Pancar motor uzun süre çalışır, kuyunun suyu bitmezdi.Bu anılarımı düşününce anladım ki seneler ne çabuk geçivermiş…Eski günleri yâd ederek, kendimi Barbun’un eski binasının önünde buldum. Karşımda bulunan Hüseyin Saatli’nin evinin önünden, kendi dükkânıma geldim. Güneş epeyce yükselmişti. Zamanın nasıl geçtiğini fark edememişim

Kalın sağlıcakla…

 20/06/2012  yılında yazmış olduğum yazım   


                                                                                                           

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ Şehir Plancısı Sayın Ercüment Şahin; Alaçatı’nın bugünlere gelmesinde önemli pay sahibi ve en çok mücadele etmiş isimlerden biridir. 1984 yılında İmar ve İskân Bakanlığı'nda görev yaparken, dönemin Alaçatı Belediye Başkanı Rahmetli Nazım Aydoğdu ile yolu kesişir. Başkan Aydoğdu, Alaçatı'nın geleceği üzerine yapılan bir görüşmede Ercüment Şahin'in bilgi birikiminden ve kent vizyonundan etkilenir. Sohbetin sonunda ona anlamlı bir teklifte bulunur: "Gel, Alaçatı'nın geleceğini birlikte kuralım." Bu davet, yalnızca bir iş teklifi değil, Alaçatı'nın geleceğine yapılan bir çağrıydı. Ercüment Şahin de bu çağrıya kayıtsız kalmaz; bakanlıktaki görevinden ayrılarak Alaçatı Belediyesi'nde şehir plancısı olarak çalışmaya başlar. O yıllarda belediyeye yakın dükkânımda kendisini sık sık görürdüm. Sessiz, ciddi, çalışkan ve samimi bir insandı. Gösterişten uzak ama işine son derece bağlıydı. Belki de bu yüzden Alaçatı'nın bugün sahip...