Ana içeriğe atla

BİLDİĞİMİZ ALAÇATI MI, YAŞADIĞIMIZ ALAÇATI MI?

 

BİLDİĞİMİZ ALAÇATI MI, YAŞADIĞIMIZ ALAÇATI MI?

 Alaçatı bugün herkesin bildiği bir yer. Fotoğraflarda, videolarda, sosyal medyada, dizilerde sürekli karşımıza çıkan; adı bilinen, yolu tarif edilen, mekânları ezberlenen bir yer. Ama garip olan şu ki, bu kadar çok bilinirken, bu kadar az yaşanıyor.

 Çünkü bir yeri bilmekle, bir yerde yaşamak aynı şey değildir. Eskiden Alaçatı’yı bilmek demek; sabahın hangi saatinde hangi sokaktan rüzgâr geçer, hangi evin kapısı erken açılır, kimin selamı kısa ama içtendir, bunları bilmekti. Bugün ise Alaçatı, gidilecek yerler listesinde bir durak, çekilecek fotoğraflar arasında bir fondan ibaret. Herkes Alaçatı’yı biliyor ama kimse onunla oyalanmıyor. Kimse durup dinlemiyor.

 Oysa Alaçatı aceleye gelmezdi. Bir kahve yarım saatte içilir, bir sohbet plansız uzardı. Zaman, saate değil, karşılaşmalara bağlıydı. Bugün her şey dakik, her şey programlı. İnsanlar Alaçatı’ya geliyor ama Alaçatı’ya denk gelmiyor. Bir başka kayıp da şurada:

 Eskiden burada insanlar görünmezdi; tanıdıktı. Şimdi herkes görünür ama kimse tanıdık değil. Kalabalık arttı, temas azaldı. Selam var ama devamı yok. Göz göze geliniyor ama durulmuyor.

 Alaçatı’nın taşları hâlâ yerinde olabilir. Evler restore edilmiş, sokaklar süslenmiş olabilir. Ama bir yerin ruhu, boya ile süs ile yenilenmez. Ruh, ancak alışkanlıklarda yaşar. O alışkanlıklar kaybolduğunda, mekân sadece sahne olur. Bugün Alaçatı biraz da böyle:

Herkesin sahnede olduğu, ama kimsenin oyunu izlemediği bir yer.

Ben bu yazıyı bir serzeniş olsun diye yazmadım. Ne geçmişi kutsuyorum ne bugünü toptan reddediyorum. Sadece şunu hatırlatmak istiyorum: Bir yer çok bilinir hale geldiğinde, korunması gereken ilk şey sessizliğidir. Çünkü sessizlik giderse, hafıza da gider. Alaçatı hâlâ kurtarılabilir mi? Belki. Ama bu, yeni tabelalarla, yeni yatırımlarla değil; yeniden yaşamayı hatırlamakla mümkün. Bir yerde durmayı, beklemeyi, acele etmemeyi yeniden öğrenmekle…

Herkesin bildiği bir Alaçatı olmak kolay. Ama kimsenin yaşamadığı bir Alaçatı olmak, işte asıl kayıp olan bu.

 Kalın sağlıcakla

 


 

 

Ömer Önal

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR

                                   SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR   Alaçatı’nın bakir olduğu, ovaların ekildiği, halkının gece gündüz çalışarak geçimini kazandığı yıllardı. 1968-1976 yıllarında Alaçatı Belediye Başkanı olan Lütfü Koparal makamına giderken tüm esnafı selamlar, belediyeye öyle giderdi. Makam arabası yoktu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Lütfü Koparal’ı çok severdi. Kendisini ziyarete gittiği zaman “Kennedy Lütfü” diye hitap edermiş. Bu anısını Lütfü Koparal’ın bizzat kendisinden dinlemiştim.   Lütfü Başkanın üstü açık bir cipi vardı. Alaçatı’dan Ildırı Köyüne kadar uzanan mücavir alanı teftiş etmek için kullanırdı. 1976 yılında yapılan ara seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Abdurrahman Keskin yerel seçimi kazanmıştı. Abdurrahman Keskin de halkla barışık bir başkandı. Yalnızca halk günlerinde değil, her ...