Hayat Bu Kadar Güzel Olur mu?
Son günlerde kendimi Netflix’in parlak ama
aceleci dünyasından biraz uzaklaştırıp YouTube’da eski Türk filmlerinin
sıcaklığına bıraktım. Ayhan Işık, Öztürk Serengil, Muhterem Nur, Filiz Akın… Ne
kadar sahici, ne kadar içten filmler çekilmiş. Bugünün göz alıcı fakat ruhsuz
kalabalığından sıyrılıp o filmlere sığındıkça insanın içi usul usul aydınlanıyor.
Öztürk Serengil’in unutulmaz tiplemeleri
geliyor aklıma; Cımbız Ali mesela… Bir bakışıyla güldüren, bir sözüyle hayatın
tam içinden konuşan karakterler. Kadir İnanır’ın filmleri ise beni alıp
çocukluğuma götürüyor. Zaman sanki geriye doğru akıyor; sokaklar yeniden toprak
kokuyor, akşamüstleri sinema saatine göre ayarlanıyor.
Bu filmlerde yalnızca başroller yoktu.
Süleyman Turan gibi ikinci rolde görünüp hikâyeye ruh katan nice değerli
sanatçı vardı. Kamera önünde ve arkasında, bu güzel sanat için emek veren;
yoklukla, imkânsızlıklarla mücadele eden o insanları anmamak mümkün değil.
Bugün hâlâ o filmler ayakta duruyorsa, biraz da onların sessiz ve vakur emeği
sayesindedir.
Belediye Sineması’nda, Sakarya Sineması’nda
izlediğim filmler düşüyor gözümün önüne. Salonlar dolu olurdu; insanlar aynı
sahnede güler, aynı sahnede susar, aynı sahnede hüzünlenirdi. Sinema yalnızca
bir eğlence değil, ortak bir duyguydu. Aynı karanlıkta birleşen kalplerdi.Filiz
Akın’ın filmleriyle büyüyen bir kuşağın insanıyız biz. Onun zarafeti, duruşu ve
sinemaya kattığı incelik belleğimizde yer etti. Türkan Şoray’ın bakışları,
Müjde Ar’ın cesareti ise sinemamızın başka başka dönemlerine damga vurdu. Her
biri Türk sinemasının ayrı bir sayfası, ayrı bir ruh hâli oldu.
Ve sonra Alaçatı…
Bazı filmler bu taş sokaklardan geçti, bazı
hikâyeler bu rüzgârın içinde anlatıldı. Alaçatı, sinemada yalnızca bir dekor
olmadı; sessizliğiyle, ışığıyla, taş duvarlarıyla kendi hikâyesini fısıldayan
bir mekân olarak yer aldı hafızamızda.
Bugün bu sokaklardan geçerken insan ister
istemez yavaşlıyor. Bir köşede eski bir sahne, bir duvar dibinde yarım kalmış
bir replik dolaşıyor sanki. Sinema geçmiş ama izi kalmış. Şimdi dönüp bakınca o
günleri özlüyorum. Belki her şey daha yavaştı, belki imkânlar azdı ama duygular
çok daha gerçekti. Ve insan kendine sormadan edemiyor:
Hayat gerçekten bu kadar güzel miydi, yoksa biz mi hayata daha güzel
bakıyorduk?
Kalın sağlıcakla.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.