Bizim Alaçatı’da sabah erken olur. Güneş daha ufuktan görünmeden uyananlar bilir; sokaklar sessizdir ama hayat çoktan başlamıştır. Taş evlerin arasından esen rüzgâr sabahın serinliğini taşır. Kuşlar ötmeye başlar, insan pencereye yaslanır da içinden “İyi ki yaşıyorum,” der. Mutluluk bazen büyük laflarda değil, Alaçatı sabahlarının bu sade hâlinde saklıdır.
Fırından
yeni çıkmış ekmeğin kokusu karışır rüzgâra. Kepenk açan esnafın sesi duyulur
uzaktan. Çay henüz demlenmiştir ama sohbet başlamamıştır daha. Herkes günle
arasında sessiz bir anlaşma yapar sanki. Acele yoktur, gürültü yoktur. Sabah,
insana kendini dinleme izni verir.
Zamanla şunu
öğrendim: İnsanların gözleri çok şey anlatır. Sert bakışlar çoğaldı, umut
azaldı sanki. Oysa göz dediğin, karşısındakine güven vermeli. “Bu insan zarar
vermez” hissini uyandırmalı. İnsan biraz masum kalmalı, biraz saf. Her şeyi
bilmek marifet değil; bazen bu taş sokaklar gibi yalın kalabilmek asıl maharet.
Sabah
uyanınca insan kuş sesi duymak ister. Kavga değil, öfke değil. Hayata zarar
verecek düşünceler düşmemeli akla. Çünkü yaşam, insana neyi çok düşünürse
sonunda onu yaşatır. Kalbin neyle doluysa, gözlerin de onu ele verir. İçimiz
sertleştikçe bakışlarımız da sertleşiyor; yumuşadıkça dünya biraz daha
katlanılır oluyor.
Bunları bana
kimse uzun uzun anlatmadı. Yaşam öğretti. Düşe kalka, yanılarak, bekleyerek…
İnsanlara bakarak, kendime bakarak öğrendim. Hayat sessiz ama sabırlı bir
öğretmenmiş meğer; Alaçatı rüzgârı gibi, fark ettirmeden ama derinden
öğretiyor.
Şimdi
sabahları pencerenin önünde durup kuşları dinlerken şunu düşünüyorum: İnsan
gözlerinde umudu kaybetmesin yeter. Gerisi, yaşamın kendi akışı içinde bir
şekilde yolunu buluyor. Bizim Alaçatı’da da böyle, başka yerlerde de...
Sağlıkla kalın.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.