TOPRAK – ALAÇATI’DA BİR ÇOCUKLUK
Alaçatı’da, bahçeli bir evde büyüyen şanslı kuşaktanım. Bugün adını sıkça
duyduğumuz, kalabalıklar içinde anılan Alaçatı, benim çocukluğumda toprağın,
rüzgârın ve sessizliğin kasabasıydı. Çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla, renk renk
çiçeklerle dolu kocaman bir bahçemiz vardı. Bahçede dolaşan hayvanlar evimizin
bir parçasıydı; evde kedim, bahçede köpeğimle birlikte büyüdüm. Komşunun
bahçesinden koştura koştura gelen tavuklar, horoz sesleri, annelerinin peşinden
ayrılmayan civcivler… Alaçatı sabahlarının ayrılmaz sesleriydi bunlar. Bahçede
otururken dinlediğimiz ağustos böceklerinin uğultusu hâlâ kulaklarımda.
Çocukluğum tamamen doğal bir yaşamın içinde geçti. Alaçatı’nın rüzgârına
karışan leylak kokusunu hâlâ çok severim; baş döndüren rengi ve kokusuyla
bahçemizin süsüydü. Renk renk açan yediveren gülleri, yapraklarından annemin
reçel yaptığı mayıs gülleri… Kokularından yanlarına yaklaşılmazdı. Ortancalar,
her biri top gibi, duvar kenarlarında adeta “buradayım” derdi. Bahçe
duvarlarımızın kıyısına dizilmiş kırmızı ve ateş pembesi sardunyalar, baharda
yüzünü gösteren baygın kokulu sarı nergisler… Taş evlerin arasından süzülüp
gelen güneşle birlikte, bahçe toprağından kendiliğinden fışkıran kırmızı ve
beyaz akşamsefaları… Alaçatı’nın kır çiçeklerine bakmaya doyamazdım.
Kırlardan gelincikler toplardık; güneşte bekletip şurup bile yapardık. Bahar
geldi mi Alaçatı kırları bembeyaz papatyalarla dolardı. Aralarına uzanır, sere
serpe yatardım. Akşamüstleri bahçeyi sulamak için gönüllü olurdum. Bütün gün
güneşi içine çekmiş toprağın, akşam serinliğinde suyla buluştuğunda yayılan o
eşsiz koku hâlâ burnumda tüter. Sanırım bu yüzden yağmur yağarken dışarı
çıkmayı severim. Alaçatı’da yağmur, toprağın ve çimenin kokusunu daha da
derinleştirir. O kokuyu içime çekmek için özellikle yürür, ıslanırım. Doğayı
içime çekmeyi seviyorum.
Meyveyi dalından yeme şansına sahip oldum. “Bunlar hormonlu mu?” diye bir
kaygımız hiç olmadı. Alaçatı’nın incir ağaçlarına tırmanıp kopardığımız
incirlerin tadını bugün pazar tezgâhlarında bulamıyorum. Her bahar beyazlara
bürünen badem ağaçlarımız vardı. Yazın dalından koparıp yediğimiz malta eriğini
artık aramıyorum bile. Tezgâhlarda görsem de çocukluğumun Alaçatı meyvelerine
hiç benzemiyorlar. Annem reçelleri, dallarından koparıp topladığı meyvelerden yapardı.
Salatalarımız bahçeden toplanan yeşilliklerle hazırlanır, akşam sofralarında
keyifle yenirdi. Zeytin ağacımızdan topladığım ham zeytinden annemin yaptığı
çekişte’nin tadı, Alaçatı belleğimde hâlâ capcanlıdır.
Zamanla topraktan koparıldık. Alaçatı da bu kopuştan payını aldı. Her
yanımız betonla dolduruldu. Yapılan yeni yollar, binalar kırlarımızı elimizden
aldı. Şehirleşme adı altında betonla tanıştık; hatta zorla tanıştırıldık. Daha
fazla bina, daha fazla apartman derken ağaçlar kesildi. Ne meyve ağaçları
kaldı, ne altında oturduğumuz büyük cevizler, ne de kırlarda gölgesinde oyunlar
oynadığımız çamlar… Alaçatı çocuklarının salıncakları da birer birer kayboldu.
Sonraları yediğimiz meyveler, sebzeler, süt ürünleri giderek kimyasallarla
dolmaya başladı. Topraktan kopuşumuzla sağlığımızın bozulması arasındaki bağı
uzun süre fark edemedik. Üreticiler daha fazla kazanmak uğruna ürünlere hormon
kattı. Denetimsiz ortamlarda yoğun ilaçlarla sebzeler üretildi, pazarlara
gönderildi. Bunları satın alan halkın bilinçli ya da bilinçsiz olması fark
etmiyordu; elinin altında olan buydu ve kullanmak zorundaydı. Üstelik pek de
önemsemedik. Oysa sağlığımız yavaş yavaş bozuldu. Vücudumuzu beslerken
zehirlendik. İnsanlar birbiri ardına kanserden öldü; hormonlu gıdalardan, radyasyonlu
bitkilerden, bilinçsizce kullanılan tarım ilaçlarının kalıntılarından…
Son zamanlarda çevre bilincinin daha fazla konuşulduğunu görmek umut verici.
Alaçatı’da ve ülkenin dört bir yanında birer birer doğa dernekleri kuruluyor,
bu acil meseleye dikkat çekilmeye çalışılıyor. Bilinçli çalışmalar sayesinde
daha çok insan toprağa yeniden eğiliyor. Bu sevindirici. İnsanlar, fırsat
bulduklarında birazcık toprağı ellerine alsalar, ne büyük bir kayıp
yaşadığımızı belki daha iyi anlayacaklar. Çünkü toprakla uğraşan, yetiştirdiği
bir bitkinin büyümesini izleyen insanın ruhu da yumuşuyor. Belki daha insaflı
nesiller yetiştiririz; Alaçatı’nın ruhunu koruyan nesiller…
Tabiatı, toprağı, ağacı, tarihi ve kültürü korumak için çalışan, sahip çıkan
insanları emin olun kimse yenemez.
Kalın sağlıcakla…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.