Alaçatı’nın Sessiz Hafızası
Alaçatı’nın tarihini ben kitaplardan okuyarak değil,
yaşayanlardan dinleyerek öğrendim. Bu toprakların hafızası arşivlerde değil,
insan yüzlerinde saklıydı. Ben Alaçatı’nın tarihini; terzi dükkânıma kahve
içmeye gelen yaşlı ağabeylerimden öğrendim. Bir fincan kahvenin buharı
yükselirken, kelimeler ağırlaşırdı. Kimi zaman bir sandalyeye oturur, kimi
zaman camın önünde ayakta dururlardı. Mübadeleyle nasıl geldiklerini, neleri
geride bıraktıklarını anlatırken gözleri dolar, sesleri titrerdi. O an anlardım
ki tarih, sadece olan biten değil; katlanılan, susulan ve taşınan bir şeydi.
Büyüklerimiz anlatırdı; bu sokaklarda bizden önce başka hayatlar yaşanmış, evlerin
taşları başka diller duymuş, aynı kapılardan başka insanlar girip çıkmış. Biz
çocukken bunu bilmezdik. O taş evlerde Oyun oynarken, tarihin içinde
koştuğumuzun farkında değildik. Rum ustaların yaptığı kalın duvarlı evler yazın
serin, kışın dirençliydi. Pencereleri rüzgârı içeri davet edecek şekilde
konumlandırılmıştı. Biz buna mimari demezdik; “ev böyle olur” sanırdık. Meğer o
evler, insanın doğayla kurduğu saygılı ilişkinin taş hâliymiş. Yel değirmenleri
bizim için bir manzaraydı, büyüklerimiz için ise hatıraydı. “Eskiden çalışırdı”
derlerdi. Rüzgâr estiğinde yalnızca hava değil, geçmiş de hareketlenirdi. O
rüzgârla öğütülen buğdayın, paylaşılan ekmeğin, aynı sofrada oturmanın hikâyesi
anlatılırdı.
Mübadeleyi yaşayan kimse kalmamıştı belki ama izleri her yerdeydi. Kapı
tokmaklarında, kemerli girişlerde, duvarlara kazınmış işaretlerde… Yeni
hayatlar kurulmuştu bu evlerde ama eski hayatlar tamamen silinmemişti. Tarih,
gündelik hayatın içine karışmıştı; biz fark etmeden. Bağlardan söz edilirdi
hep. Alaçatı bir zamanlar üzümüyle, tarlasıyla, emeğiyle anılırdı. Bugün sokak
olan yerlerin eskiden bağ yolu olduğunu öğrendiğimizde şaşırırdık. Oysa
Alaçatı, her zaman çalışarak var olmuş bir yerdi. Benim Alaçatım’da tarih
sessizdi. Müzelerde değil, kapı önlerinde, bir terzi dükkânında, bir kahve
sohbetinde anlatılırdı. Ben bu hikâyeleri kitaplardan değil, o günleri
yaşayanların gözlerinden dinledim. Belki de bu yüzden, Alaçatı’nın geçmişi bana
uzak gelmez. Hâlâ yanımdadır; bir fincan kahvede, bir dikiş sesinde, bir
suskunlukta… Bu satırları, zihnimde kalan tarihleri gelecek genç nesillere
aktarmak için yazıyorum. Çünkü anlatılmayan tarih, sessizce kaybolur. Kalın sağlıcakla.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.