Ana içeriğe atla

BİR DÖNEMİN SESSİZ CESARETİ VE CAVİT ÖĞRETMEN

 1970’li yıllardı. Alaçatı’ya bir öğretmen geldi. Kimi “sürgün” dedi, kimi “tayin”. Oysa biz daha ilk bakışta anladık: Bu adam gönderilmezdi, bir yere emanet edilirdi. Adı Cavit Sarpunlu’ydu.

Yakışıklıydı, evet. Ama asıl yakışıklılık yüzle ilgili değildir; insanın duruşuyla, susuşuyla, bakışıyla ilgilidir. Cavit Hoca’nın duruşu Cumhuriyet gibiydi: sade, inatçı, dirençli.

Samsunluydu. Eşi de Samsunluydu. Aynı köyden çıkmış, aynı yola omuz vermişlerdi. Türkiye’nin dört bir yanını dolaşmıştı Cavit Hoca. Gittiği her yerde çocuklara yalnızca harfleri değil, hayatı hecelemeyi öğretmişti.

Türkiye’nin dört bir yanını gezmişti Cavit Hoca. Gittiği her yerde çocuklara yalnızca okumayı yazmayı değil, hayatı hecelemeyi öğretmişti. Bir çocuğun gözlerinin içine bakarak “İnsan olmak” ne demektir, onu anlatmıştı. En sonunda Alaçatı’ya geldi.15 Eylül İlköğretim Okulu’nda ders anlattı. Ama biz biliyorduk: O, ders saatiyle sınırlı bir öğretmen değildi…

Yön oldu, umut oldu. Onlara başlarını öne eğmeden yürümeyi öğretti.

İsmail Güral’ın dükkânının üstündeki evde kirada otururdu. Mesai bitince mutlaka dükkânımıza uğrardı. Bir sandalyeye oturur, memleketin sorunlarını konuşurduk. Eğitimi, Cumhuriyet’i konuşurduk. İnsanı konuşurduk.

Üst kattaki Sabahat Yengemiz, yukarıdan çay demlerdi. Bazen kahve bazen çay ikram ederdi eli çok açıktı Sebahat yengemizin. O çaylar, kahveler sadece içilmezdi; bir dönemin dayanışmasıydı. Cam bardakta sunulan cesaretti.

1980’li yıllar gelmişti. Memleket sustu. Kitaplar suçlu, düşünceler tehlikeli ilan edildi. Cavit Hoca’nın evinde çok kitap vardı. Ama onlar herhangi kitaplar değildi; bir ülkenin vicdanıydı. Bir ülkenin düşünme çabasıydı.

Askerî yönetim başına bir iş açmasın diye kitapları saklayacak yer bulamadı.  Arkadaşım Emin Özen ile birlikte arazilere gittik. Kitapları kamufle ettik. Yakmadık. Yok etmedik. Toprağa emanet ettik. Çünkü bazı şeyleri toprak, devletten daha iyi saklar. 

Cavit Hoca öğretmenliği bir maaşlı iş olarak yapmadı. Öğretmenliği bir hayat yaptı. Cumhuriyet’i ezberleterek değil, yaşayarak öğretti. Öğrencilerine sadece bilgi değil, onur bıraktı. Hastalandığı yıllarda bile dükkâna inmeye devam etti. Yorgundu. Ama gözleri hâlâ aynıydı. İnsan yaşlanır, ama inanç yaşlanmaz.

Bugün Alaçatı’nın taşları yenilendi, sokakları değişti. Bazı insanlar vardır: isimleri tabelada yazmaz ama hafızada yaşar. Cavit Sarpunlu, Alaçatı’nın vicdanın da halâ ders anlatmaktadır.

Ve ben biliyorum ki: Bir çocuk, bir gün, hiç tanımadığı bir öğretmenin sayesinde doğru yerde durmuşsa öğretmen hâlâ hayattadır.

Kalın sağlıcakla.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR

                                   SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR   Alaçatı’nın bakir olduğu, ovaların ekildiği, halkının gece gündüz çalışarak geçimini kazandığı yıllardı. 1968-1976 yıllarında Alaçatı Belediye Başkanı olan Lütfü Koparal makamına giderken tüm esnafı selamlar, belediyeye öyle giderdi. Makam arabası yoktu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Lütfü Koparal’ı çok severdi. Kendisini ziyarete gittiği zaman “Kennedy Lütfü” diye hitap edermiş. Bu anısını Lütfü Koparal’ın bizzat kendisinden dinlemiştim.   Lütfü Başkanın üstü açık bir cipi vardı. Alaçatı’dan Ildırı Köyüne kadar uzanan mücavir alanı teftiş etmek için kullanırdı. 1976 yılında yapılan ara seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Abdurrahman Keskin yerel seçimi kazanmıştı. Abdurrahman Keskin de halkla barışık bir başkandı. Yalnızca halk günlerinde değil, her ...