Çeşme’yi Yazmadan Alaçatı Eksik Kalır
Yıllardır Alaçatı’yı yazıyorum.
Dar sokaklarını, taş evlerini, eski terzilerini, kahve önlerinde yarım kalan
sohbetleri…
Ama Çeşme’yi hiç unutmadım. Çünkü Alaçatı’yı anlamak, Çeşme’yi bilmeden mümkün
değildir. Bu iki yer, aynı rüzgârın iki ayrı nefesidir.
Çeşme, yalnızca bir tatil beldesi değildir;
Cumhuriyet’in, siyasetin ve halkın hafızasında önemli bir duraktır. Demokrat
Parti’nin ilk kuruluş yıllarında, Celâl Bayar’la birlikte Ilıca Mahallesi’nde
yapılan o ilk miting, sıradan bir kalabalık değildir. O gün Ege’nin kıyısında,
değişim isteyen insanların sesi yükselmiştir.
Yıllar içinde rahmetli Kelemi Ertan’ın ileri
görüşlülüğü, ardından Ali Okyay’ın, Hulusi Öztin’in Abdurrahman Keskin’in, Saim
Ertürk’ün ve Nuri Ertan’ın Faik Tütüncüoğlu’nun
emekleriyle Çeşme adım adım büyümüş,
şekillenmiştir. Bu isimler sadece makam sahibi insanlar değil; Çeşme’nin yükünü
omuzlamış, taşını toprağını dert edinmiş belediye başkanlarıdır.
Çaka Bey’i unutmamak gerekir.
Çeşme Savaşları’nı da…
Bu topraklar sadece yaz güneşiyle değil, tarih boyunca verilen mücadelelerle
yoğrulmuştur. Çeşme, her dönem ayakta kalmayı bilmiş; rüzgâra karşı yürümeyi
öğrenmiştir.
Evliya Çelebi, yüzyıllar önce Çeşme’ye
geldiğinde, bu toprakların suyuna ayrı bir parantez açar. Seyahatnamesinde
Çeşme’nin adını sadece bir yer olarak değil, bir bereket kaynağı olarak anar.
Onun anlattığına göre Çeşme’deki çeşmeler gür akar, suları tatlı ve serindir.
Yolcunun susuzluğunu giderir, yorgunluğunu alır. Evliya Çelebi’nin satırlarında
Çeşme, suyuyla hayat veren bir belde olarak yer bulur.
Zaten Çeşme adını da bu bol ve bereketli sulardan alır.
Mahalle aralarındaki taş çeşmeler, yalnızca su akıtmaz; komşuluğu, paylaşmayı, birlikte yaşamayı öğretirdi. Kadınlar testilerini doldurur, çocuklar başında oynar, yaşlılar gölgesinde soluklanırdı. Çeşmeler, Çeşme’nin kalbidir aslında.
Bir zamanlar Çeşme, turizmde ülkeye yol gösteren
yerlerden biriydi. Uluslararası şarkı yarışmaları yapılır, sanatçılar,
artistler gelir, ülkenin gözü buraya çevrilirdi. O yıllarda Çeşme, Türkiye’nin
dünyaya açılan pencerelerinden biriydi.
Çeşme Kalesi bugün hâlâ dimdik ayakta.
Etrafındaki tarihi binalar, mahalle aralarındaki taş evler de öyle…
Sessizdirler ama konuşurlar; bakmasını bilene geçmişi anlatırlar. Her duvarın,
her kapının ardında bir hayat saklıdır.
Çeşme sadece deniziyle bilinmezdi.
Çeşme kavunu, Çeşme mandalini, Çeşme anasonu…
Bu bereketli topraklar eski Rus kayıtlarında bile geçer. Hele o mandalina
bahçeleri… Bir dalından koparıp yediğinizde, güneşin tadı ağzınızda kalır.
Çeşme mandalini, bu toprağın sabrıyla, rüzgârıyla ve emeğiyle güzeldir.
Eskiden Çeşme’nin terzileri vardı; ölçüyü
mezurayla değil, gözle ve gönülle alırlardı. Nalbantları vardı; demiri döverken
hayvanı da, insanı da tanırlardı. Alaçatı’da banka yokken, Çeşme’de Ziraat
Bankası kurulmuştu. Bu bile Çeşme’nin geçmişte ne kadar canlı ve merkez bir yer
olduğunu anlatmaya yeter.
Son yıllarda Çeşme’yi büyük bir turizm merkezi
yapma hayali kuruldu. Niyet kötü değildi belki ama yol her zaman doğru
yürünemedi. Çünkü Çeşme betonla değil, hafızayla büyür. Kültürü bilmeden,
geçmişe kulak vermeden bu topraklar kendini teslim etmez.
Bugün Çeşme’nin tarihteki yeri ayrıdır.
Ne kadar değişirse değişsin, bu toprakların anlatacak sözü bitmez.
Ben de yazmaya devam ediyorum; Alaçatı’yı da, Çeşme’yi de…
Çünkü yazmak, hatırlamaktır.
Hatırlamak, bir kenti yaşatmaktır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.