Toprağın Hafızası ve Betonun Sessizliği

 

Toprağın Hafızası ve Betonun Sessizliği

1980’li yılların Alaçatı’sı, Liman Ovası’nın bereketli topraklarında yalnızca ürün yetiştiren bir yer değil, insanla doğanın uyum içinde yaşadığı bir hayat sahnesiydi. O yıllarda Veysel Sezginer’in, Tahsin Bolayır’ın ve Nezir Ağa’nın tarlaları; domatesin kızıllığıyla, biberin yeşiliyle, patlıcanın moruyla adeta doğanın renk paletini yansıtırdı. Taze soğanların keskin kokusu, mısırların sarı başakları, toprağın insana sunduğu cömertliğin sessiz birer ifadesiydi.

Tahsin Bolayır’ın bahçesi, mevsimin sunduğu her nimeti içinde barındıran bir üretim aynası gibiydi. Liman Ovası’nın başka köşelerinde Enver Uzun ailesinin enginar bahçeleri ve Mustafa Şekerci’nin yemyeşil tarlaları uzanırdı. Bu topraklar yalnızca Alaçatı halkını değil, İzmir’e kadar uzanan sofraları besleyen bir yaşam damarına dönüşürdü. Çünkü üretim, sadece karın doyurmak değil; insanın toprağa bağlılığını, sabrını ve emeğini anlamlandıran bir varoluş biçimiydi.

Nisan ayı geldiğinde Alaçatı’da hayat başka bir ritme bürünürdü. Tütün fidelerinin toprakla buluşması, sabrın ve emeğin en zarif yolculuğunun başlangıcı olurdu. Yaz boyunca büyüyen tütün yaprakları, hasat zamanı geldiğinde özenle toplanır, ardından büyük bir titizlikle iğnelere dizilirdi. Sonra o tütünler, Kıra mandala teline  asılarak güneşle, rüzgârla ve zamanla kurutulurdu.

Kuruyan tütünler evlerin en güzel odalarında dev istifler halinde saklanır, satış gününü beklerdi. O odalar yalnızca tütün değil, emeğin kokusunu, sabrın hikâyesini ve ailelerin geçim umudunu taşırdı. Alaçatı’nın daracık taş sokakları, o günlerde tütün balyalarıyla dolardı. Sokaklardan yükselen o keskin ama tanıdık koku, üretimin ve hayatın sürdüğünü anlatan görünmez bir işaret gibiydi. Gerçekten de o günler, emeğin insanı birbirine yaklaştırdığı güzel günlerdi.

O yıllarda su motorlarının çalışırken çıkardığı sesler bile bir gürültü değildi. Aksine, üretimin ritmini taşıyan bir sanat müziği gibiydi. O sesler, toprağın kalp atışı, emeğin nefesi, hayatın sürekliliğinin melodisiydi. İnsan o sesi duyduğunda, doğayla kurduğu bağın farkına varırdı. Çünkü üretmek, insanın dünyaya bıraktığı en saf izlerden biridir.

Bugün ise o bereketli bahçelerin yerinde beton duvarlar yükseliyor. Bir zamanlar sebzelerin filizlendiği, tütünlerin kurutulduğu topraklarda villalar, havuzlar ve çim bahçeler bulunuyor. Beton, insana konfor sunabilir; ancak toprağın sunduğu aidiyet duygusunu veremez. Çünkü beton mekân üretir, toprak ise hayat üretir.

Aslında burada kaybolan sadece tarım değildir. Kaybolan, insanın doğayla kurduğu ontolojik bağdır. İnsan toprağı terk ettiğinde, yalnızca üretim biçimini değiştirmez; aynı zamanda hafızasını, sabrını ve paylaşma kültürünü de yavaş yavaş kaybeder. Toprak, insanın geçmişiyle geleceği arasında kurduğu en güçlü köprüdür. O köprü yıkıldığında, geriye yalnızca hatıralar kalır.

Alaçatı’nın eski bahçeleri ve tütün odaları, sadece üretim alanları değil, bir yaşam felsefesinin temsilcisiydi. O bahçelerde büyüyen sebzeler ve evlerde kuruyan tütünler, insanın doğayla kurduğu saygı ilişkisini anlatıyordu. Bugün ise modern yaşamın hızına kapılan insan, toprağın sabrını unutmuş görünüyor. Oysa doğa acele etmez; fakat her şeyi zamanında gerçekleştirir. İnsan ise hızlandıkça, köklerinden uzaklaşır.

Belki de bugün yapılması gereken, geçmişi yalnızca bir nostalji olarak hatırlamak değil; o üretim kültürünün ruhunu geleceğe taşıyabilmektir. Çünkü bir şehrin gerçek zenginliği, beton yapılarında değil; toprağını, emeğini ve hafızasını koruyabilmesinde saklıdır.

Alaçatı’nın rüzgârı hâlâ esiyor…
Belki o rüzgâr, Liman Ovası’nda yankılanan su motorlarının sesini ve dar sokaklarda taşınan tütün balyalarının kokusunu hâlâ içinde taşıyordur.

Kalın sağlıcakla..

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Alaçatı’nın İbroş Abisi

  Alaçatı’nın İbroş Abisi Bazı insanlar vardır; isimleri nüfus kâğıdında yazar ama gerçek adlarını hayat verir. İbrahim Tuncel de onlardan...