BİR OCAĞIN DUMANI
1962 yılıydı. Hayatın henüz bana yük olmaktan çok merak olduğu bir çağdaydım. Üçüncü sınıfı bitirmiş, çocukluğun eşiğinde, olup biteni anlamaya çalışan bir çocuktum. O yıl Ahmet ağabeyim hapisten çıkmıştı. Hapishanenin duvarları arasında kalan zaman, insanın sırtında görünmeyen ama ağır bir yüktür. Oradan çıktığında bir yıl boyunca inşaatlarda çalıştı; ustalara amelelik yaptı. Taş taşıdı, harç yoğurdu. Yoruldu… Çok yoruldu.
Yorgunluk yalnızca
bedende birikmez; insanın ruhunu da sessizce aşındırır. Ağabeyim de öyleydi.
Bir gün, “Babamın ocağını tüttürmek istiyorum,” dedi. Bu cümle bir evden
fazlasını anlatıyordu. Bir aidiyeti, bir kökü, devralınmış bir sorumluluğu…
Babamdan kalan arazilere, Germiyan köyündeki eve dönmek istiyordu.
Annem karşı çıktı.
“Oğlum,” dedi, “biz artık Alaçatı’dayız. Burada evimiz var, tarlalarımız var.
Hayatımızı burada kurduk.” Annemin sözleri aklın ve alışkanlığın sesiydi. Ama
ağabeyimin kararı kalptendi. Sonunda annem sustu. Bir annenin susuşu, bazen en
büyük fedakârlıktır. “Peki evladım,” dedi ve yeniden yola çıktık.
Dördüncü ve beşinci sınıfı Germiyan köyünde okudum. Oysa üçüncü sınıfı Alaçatı’daki 15 Eylül İlkokulu’nda bitirmiştim. Öğretmenim ve sınıf arkadaşlarım, Alaçatı’dan ayrılmamam için çok çaba gösterdiler. Ama kader bazen en kararlı insanın peşine takılır; biz de ağabeyimin kararlılığına takılıp gittik.
Germiyan’da okul
başkaydı. Birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar bir arada; dördüncü ve beşinci
sınıflar bir arada okutulurdu. Rahmetli öğretmenimiz Hasan Pekcan, bilgiyi
imkânsızlıkların içinden çekip çıkaran nadir insanlardandı. Bizleri iyi
yetiştirmek için büyük bir özveriyle çalışırdı.
Benimse aklım dağınıktı.
Ailem beni çoğu zaman keçileri, koyunları, inekleri otlatmaya gönderirdi. Kitap
yoktu. Ders kitaplarının dışında okuyacak bir şey bulamazdık. Okumaya açtım.
Belki de bu yüzden kitap, benim için hiçbir zaman sıradan bir eşya olmadı; hep
bir ihtiyaç, hatta bir kurtuluş oldu.
Dördüncü ve beşinci
sınıfı bitirdiğimde içimde bir karar filizlendi. Sanatkâr olmak istiyordum.
Anneme ve ağabeyime, “Ben burada yaşamak istemiyorum,” dedim. “Alaçatı’ya gidip
bir meslek öğrenmek istiyorum.” Böylece yeniden Alaçatı’ya döndüm. Hayatımın
iplerini ilk kez kendi ellerime aldığımı o zaman hissettim.
Uzun yıllar terzilik
yaptım. İğne, iplik ve sabır… Terzilik bana yalnızca bir meslek değil, bir
hayat disiplini öğretti. 1989 yılında bu mesleği bıraktım. O yıllarda
Alaçatı’da sosyal demokrat belediyecilik anlayışı yeniden filizlenmişti.
Eğitimin, ilkokul sıralarından bile önce başladığına yürekten inanıyordum. Bu
düşüncemi belediye başkanımıza ve meclis üyelerine anlattım.
Aynı yılın Eylül ayında
küçük bir kitapçı dükkânı açtım. Dükkân küçüktü belki ama hayalim büyüktü.
Kitaplar raflarda değil, insanların hayatlarında yer bulsun istiyordum.
Bu süreçte çocuk
edebiyatına emek veren Rahmetli Mevlüt Kaplan ve Gülten Dayıoğlu’nun yanı sıra;
edebiyatımızın büyük ustalarından rahmetli Aziz Nesin, gazeteci - yazar rahmetli
Hıfzı Topuz, romanlarıyla geniş okur kitlelerine ulaşan Ayşe Kulin ve eğitim
alanındaki çalışmalarıyla yol gösterici olan Selçuk Şirin gibi çok değerli
isimleri Alaçatı’da imza günlerinde ağırladım.
Bu buluşmalardaki amacım
yalnızca kitap imzalatmak değildi. Çocukların ve gençlerin yazarı yaşayan bir
insan olarak tanımasını, sorular sormasını, hayal kurmasını ve kitabın bir raf
eşyası değil, hayatın kendisi olduğunu hissetmesini istedim. Burada adını
sayamadığım daha nice kıymetli yazarla birlikte, sözcüklerin bir çocuğun
kaderine dokunabileceğine inanarak bu çabayı sürdürdüm.
Otuz yedi yıl boyunca bu
dükkân, yalnızca bir kitapçı değil; düşüncenin, sohbetin ve umudun buluştuğu
bir mekân oldu.
Bugün yetmiş dört
yaşındayım. Ama hâlâ inanıyorum: Eğitim, kültür ve bilgi insanın yaşına bakmaz.
Bilgi, en küçüğe ulaştığında toplum büyür. Ben de gücüm yettiğince bu inancı
taşımaya, bu ocağın dumanını tüttürmeye devam ediyorum
II/03/2026

Yorumlar
Yorum Gönder