Ana içeriğe atla

YAĞMURUN ALTINDA KALAN BİR HAYAT DERSİ

 İnsan, hayatı çoğu zaman geriye bakarak anlar. Yaşarken sıradan görünen anlar, zaman geçtikçe anlam kazanır. Belki de felsefe dediğimiz şey, başımıza gelenleri yıllar sonra yerli yerine koyabilme gayretidir.

Hatırlamak, sadece geçmişi çağırmak değil; bugünü anlamaya çalışmaktır. Alaçatı’dan Germiyan Köyü’ne taşındığımız yıllar, hayatın bana ağır ama kalıcı dersler bıraktığı zamanlardı.

Çocukluk, o yıllarda yalnızca oyunla değil; erken gelen sorumluluklarla da şekillenirdi. Bizim çocukluğumuzda zaman yavaştı, imkânlar sınırlıydı ama hayat öğreticiydi. Okul yolundan önce tarla yolunu, defterden önce odun taşımayı öğrendim.

Henüz on yaşındaydım. Büyük pınar odunlarını eşeğe yüklerken gücüm yetmez, boyum zorlanırdı. Ama eşeğim sabırlıydı. Bazen başını bana doğru çevirir, acele etmeden beklerdi. Odunlar düştüğünde kıpırdamaz, yeniden yüklememe izin verirdi. O sessizlikte şunu fark etmiştim:

Aceleyle yapılan hiçbir iş, insanın içini rahatlatmaz. Zaman tanınan her emek, daha sağlam bir yere oturur. Kış aylarında ailemle birlikte zeytin toplamaya giderdik. Annem, ağabeylerim ve kardeşlerimle yan yana çalışırdık. Bu yalnızca geçim için değil; birlikte ayakta kalabilmek içindi.

Yorgunluk paylaşılır, sessizlik konuşurdu. İki eşeğimiz vardı. Biri griydi. Sessiz bir yol arkadaşıydı. İnsan bazen bir hayvandan, birçok insandan öğrenemediğini öğrenir: sabretmeyi, beklemeyi ve yorulduğunda durmayı. Bir gün, yüksek bir yolda, yağmur altında gri eşeğimiz yükün ağırlığına dayanamadı ve çöktü. Ben de yorgundum. Yanına gittim, başını okşadım, yükü indirdim. “Haydi kızım,” dedim. Emir vermedim. Çünkü o an içimde bir şey yerli yerine oturmuştu Hayatta her şey zorlayarak ilerlemez. Bazı yollar, anlayışla açılır. Eşeğimiz ayağa kalktı. O an anladım ki güç, sertlikte değil; şefkatte saklıdır. Üzerim ıslaktı. Elbiselerim ağırdı.

Eve vardığımızda annemin bakışı, uzun cümlelere gerek bırakmadı. Ocağın ateşi yanıyordu. Gaz lambasının loş ışığında, tek odalı evimizde ısındık. Dünya küçüktü belki ama eksik değildi. Bugün geriye dönüp baktığımda şunu anlıyorum:

Hayat bana en büyük derslerini sınıflarda değil, yağmur altında verdi. On yaşında bir çocuğa ağır gelen odunlar, insan olmanın yükünü öğretiyordu. Sabırla bekleyen bir eşek, merhametin sessiz hâlini gösteriyordu. O günlerde üşüdüm, ıslandım, yoruldum.

Ama eksilmedim. Çünkü bazı çocukluklar oyuncakla değil, anlayışla büyür.

Ve insan, hayat boyu sırtında taşıdığı yüklerle değil; o yükleri taşırken kazandığı vicdanla güçlenir.

Kalın sağlıcakla

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ Şehir Plancısı Sayın Ercüment Şahin; Alaçatı’nın bugünlere gelmesinde önemli pay sahibi ve en çok mücadele etmiş isimlerden biridir. 1984 yılında İmar ve İskân Bakanlığı'nda görev yaparken, dönemin Alaçatı Belediye Başkanı Rahmetli Nazım Aydoğdu ile yolu kesişir. Başkan Aydoğdu, Alaçatı'nın geleceği üzerine yapılan bir görüşmede Ercüment Şahin'in bilgi birikiminden ve kent vizyonundan etkilenir. Sohbetin sonunda ona anlamlı bir teklifte bulunur: "Gel, Alaçatı'nın geleceğini birlikte kuralım." Bu davet, yalnızca bir iş teklifi değil, Alaçatı'nın geleceğine yapılan bir çağrıydı. Ercüment Şahin de bu çağrıya kayıtsız kalmaz; bakanlıktaki görevinden ayrılarak Alaçatı Belediyesi'nde şehir plancısı olarak çalışmaya başlar. O yıllarda belediyeye yakın dükkânımda kendisini sık sık görürdüm. Sessiz, ciddi, çalışkan ve samimi bir insandı. Gösterişten uzak ama işine son derece bağlıydı. Belki de bu yüzden Alaçatı'nın bugün sahip...