Ana içeriğe atla

ALAÇATI’NIN RIZO ABİSİ

 ALAÇATI’NIN RIZO ABİSİ

Riza Abi’yi çok küçük yaşlarda tanımıştım. İnsan bazı yüzleri çocukken görür de, aslında bir ömrün hafızasına kazır; işte Riza Abi de öyleydi. İri yarı, yaklaşık bir yetmiş beş boylarında, heybetli ama o heybetin içinde saklı bir incelik taşıyan bir insandı. Konuşurken arada bir yüzünde beliren o gülümseme, insanın içini ısıtırdı. Sanki hayatın sertliğini değil, yumuşak tarafını seçmişti.Dükkânımızın önünden her geçişinde, arkadaşıma takılmadan edemezdi:

Arkadaşım “Emin Özen’e ne haber, akrabam?” derdi. Bu söz, sadece bir hal hatır sorma değildi; bir bağ kurma biçimiydi. Çünkü o, insanlarla konuşmazdı sadece, onları hatırlar, onlara dokunurdu.

O yıllarda Alaçatı, bugünkü kalabalığından uzaktı. On beş - yirmi kahvehanenin içinde dönen hayat, aslında bir kasabanın kalbiydi. Rıza Abi, o kalbin ritmini bilenlerdendi. Tokoğlu Mahallesi’ne doğru yürürken, selam vermeden geçmezdi hiçbir dükkânın önünden. Çünkü selam, onun için bir nezaket değil; bir varoluş biçimiydi.

Genç yaşta, kalabalığın gürültüsünü ve insanın insana yabancılaştığı o ince çizgiyi sevmediği için İzmir’e gitti. Demir-çelik fabrikasında çalıştı. Ateşin en kızgın yerinde… Belki de hayatın ona verdiği yükleri, o kızgın fırınların karşısında eritiyordu. Gücüyle tanındı ama asıl gücü, dayanma biçimindeydi.

Yıllar geçti. İnsan yorulur, şehir yorar, zaman yorar… Ama bazı insanlar yoruldukça özüne döner. Rıza Abi de emekli olunca Alaçatı’ya döndü. Ve sanki insan kalabalığından uzaklaşıp doğanın sessizliğine karıştı.

Bir koyun sürüsü yaptı; yüz, yüz elli baş… Her sabah erkenden kalkar, sürüsünü alır; limana, körfezin açıklarına, rüzgârın ve toprağın hâlâ konuşabildiği yerlere götürürdü. Orada zaman başka akardı. O, saatle değil, güneşle yaşardı.

Soğuk havalarda bile üşüdüğünü hatırlamam. Üzerinde çoğu zaman kısa kollu bir tişört olurdu. Belki de üşümeyen bedeni değil, hayata karşı kurduğu mesafeydi. Çünkü bazı insanlar, dışarıdaki soğuğu değil, içlerindeki sıcaklığı taşırlar. Akrabalarına düşkündü, dostlarına düşkündü… Ama en çok da sadeliğe bağlıydı. Naifliği, onun en büyük zenginliğiydi. Günümüzün karmaşık dünyasında, onun gibi sade kalabilmek, belki de en büyük erdemdi. Alaçatı’da birçok genç, birbirine “Rizo” diye hitap ederken aslında bir ismi değil, bir ruhu yaşatıyordu. Çünkü bazı insanlar öldükten sonra unutulmaz; aksine çoğalır.

Riza’yı anlatmadan Alaçatı’nın tarihini anlatamazsın. Çünkü tarih sadece binalardan, sokaklardan ibaret değildir; o sokaklardan geçen insanların bıraktığı izdir. Ve bazı izler, zamana rağmen silinmez. Ruhun şad olsun Rıza abi…Sen sadece yaşamadın; yaşattın.

Kalın sağlıcakla

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’DA YAŞAMDAN KESİTLER

                   ALAÇATI’DA YAŞAMDAN KESİTLER 1960 lı yıllar. Alaçatı Belediye’sine ait elektrik santrali vardı. Bu gün halk Pazarı kurulan dutlu caddeden yürüyerek bir kilometre sonra vardığımız. Alaçatı şehitlik parkı, yaklaşık 15 dönüm bir alanı olan yüksek taş duvarlarla etrafı çevrilmiş, içinde palmiye ağaçları, kurtuluş savaşında canlarını bu vatan için seve seve vermiş şehitlerimizin anıt mezarları. Etrafında yüzlerce çeşit çiçekler, mis gibi kokuyor. Duvarların üstüne sarılmış sarmaşıklar. Sarmaşıkların bir kısmı beyaz bir kısmı mor renkte açmış. Renklerin güzelliğinden ve kokusundan ayrılamazsınız. Şehitlik bahçesinin yan tarafındaki Karagöz tepeye giden yol kıyılarındaki geniş hendekler dokuz köprülerden taşan sular hendekleri doldurmuş. İçinde yeşil kurbağalar, küçük büyük Kaplumbağalar, küçük kefal balıklar. Temiz suda dans ediyorlar. Sürülmemiş tarla sınırlarında deniz börülceleri. Diz ...

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR

                                   SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR   Alaçatı’nın bakir olduğu, ovaların ekildiği, halkının gece gündüz çalışarak geçimini kazandığı yıllardı. 1968-1976 yıllarında Alaçatı Belediye Başkanı olan Lütfü Koparal makamına giderken tüm esnafı selamlar, belediyeye öyle giderdi. Makam arabası yoktu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Lütfü Koparal’ı çok severdi. Kendisini ziyarete gittiği zaman “Kennedy Lütfü” diye hitap edermiş. Bu anısını Lütfü Koparal’ın bizzat kendisinden dinlemiştim.   Lütfü Başkanın üstü açık bir cipi vardı. Alaçatı’dan Ildırı Köyüne kadar uzanan mücavir alanı teftiş etmek için kullanırdı. 1976 yılında yapılan ara seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Abdurrahman Keskin yerel seçimi kazanmıştı. Abdurrahman Keskin de halkla barışık bir başkandı. Yalnızca halk günlerinde değil, her ...