Ana içeriğe atla

ALSANCAK’TA BİR YÜRÜYÜŞ, KİTAPLARIN SESSİZLİĞİ

 Geçtiğimiz günlerde yolum İzmir’e düştü. Kızımla birlikte Alsancak sokaklarında yürüdük. O, bu semti benden çok daha iyi tanıyordu; ben ise hayatım boyunca belki birkaç kez uğramış, biraz yabancı kalmıştım bu sokaklara.

Yürürken hem sohbet ettik hem de zamanın izlerini takip ettik. Bir ara kızım durdu, vitrini boşalmış dükkânları işaret ederek, “Baba, bak… buralar eskiden kitapçıydı,” dedi.

Bu cümle, sadece bir tespit değildi. İçinde bir devrin kapanışı, bir sessiz vedanın yankısı vardı. Ben de bir kitapçı olarak, Çeşme’nin o meşhur caddelerinde bir zamanlar yan yana dizilmiş dükkânları hatırlıyorum. Her biri bir başka dünyaya açılan kapıydı. Şimdi o kapıların çoğu kapalı. Kepenkler inmiş, raflar susmuş, sayfalar dağılmış…

Oysa kitapçı dediğimiz yer, yalnızca kitap satılan bir dükkân değildir. Orası, insanın kendine rastladığı bir duraktır. Bir cümlede durup düşündüğü, bir sayfada kendini bulduğu, bazen de kaybolduğu bir yerdir. Kitapçı, bir şehrin hafızasıdır aslında; görünmeyen ama hissedilen ruhudur.

Bugün yayınevleri zorlanıyor, kitap maliyetleri artıyor, kâğıt dışarıdan geliyor. Bir kitabın sayfaları artık sadece bilgi taşımıyor; aynı zamanda ağır bir ekonomik yük de taşıyor. Beş yıl önce ulaşılabilir olan kitaplar, bugün birçok insan için lüks hâline geldi. İnsanlar belki dijital sayfalara yöneliyor, ama hiçbir ekran bir kitabın kokusunu, sayfalarının hışırtısını, o sessiz temasını veremiyor.

Kasaba kitapçıları ise bu dönüşümün en kırılgan yerinde duruyor. Artan kiralar, vergiler ve giderler arasında ayakta kalmaya çalışıyorlar. Açık konuşmak gerekirse, eğer kendi dükkânım olmasaydı, bugün bu işi sürdürmem neredeyse imkânsız olurdu. Bu şartlarda bir kitapçı açmak, yalnızca ticari bir karar değil; aynı zamanda bir inat, bir direnç ve belki de biraz hayalperestlik ister.


Çeşme gibi elli bin nüfuslu bir yerde bugün tek bir kitapçı kalmışsa, bu yalnızca bir esnaf hikâyesi değildir. Bu, bir toplumun kitapla kurduğu bağın zayıflamasıdır. Belki ben, tükenmekte olan bir geleneğin son temsilcilerinden biriyim. Ne kadar daha direnebilirim, bilmiyorum. Ama direnmenin kendisinin de bir anlamı olduğuna inanıyorum.

Devletin kitapta KDV’yi sıfırlaması elbette kıymetli bir adımdır. Ama yeterli değildir. Bir ülkenin kâğıdını üretememesi, aslında düşüncesini de dışarıya bağımlı hâle getirir. Oysa kitap, bir milletin hafızasıdır. Bu hafızayı korumak, yalnızca bireylerin değil, devletin ve yerel yönetimlerin de sorumluluğudur.

Çünkü bir şehirde kitapçı yoksa, o şehirde sadece dükkânlar değil, hayaller de kapanır.

Kalın sağlıcakla.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ Şehir Plancısı Sayın Ercüment Şahin; Alaçatı’nın bugünlere gelmesinde önemli pay sahibi ve en çok mücadele etmiş isimlerden biridir. 1984 yılında İmar ve İskân Bakanlığı'nda görev yaparken, dönemin Alaçatı Belediye Başkanı Rahmetli Nazım Aydoğdu ile yolu kesişir. Başkan Aydoğdu, Alaçatı'nın geleceği üzerine yapılan bir görüşmede Ercüment Şahin'in bilgi birikiminden ve kent vizyonundan etkilenir. Sohbetin sonunda ona anlamlı bir teklifte bulunur: "Gel, Alaçatı'nın geleceğini birlikte kuralım." Bu davet, yalnızca bir iş teklifi değil, Alaçatı'nın geleceğine yapılan bir çağrıydı. Ercüment Şahin de bu çağrıya kayıtsız kalmaz; bakanlıktaki görevinden ayrılarak Alaçatı Belediyesi'nde şehir plancısı olarak çalışmaya başlar. O yıllarda belediyeye yakın dükkânımda kendisini sık sık görürdüm. Sessiz, ciddi, çalışkan ve samimi bir insandı. Gösterişten uzak ama işine son derece bağlıydı. Belki de bu yüzden Alaçatı'nın bugün sahip...