Ana içeriğe atla

Bir hatıranın ardından

Bir gün terzi dükkânımda otururken bir arkadaş geldi. Günün sıradan bir sohbeti gibi başladı konuşmamız. Derken söz dönüp dolaşıp Alaçatı’ya geldi. Ben yaşadığım Alaçatı’yı anlatmaya çalışıyordum. Sokaklarını, eski günlerini, insanlarını… Yılların biriktirdiği küçük hatıraları. O ise bambaşka şeylerden söz ediyordu; sanki başka bir Alaçatı’dan bahsediyordu. 

Bir süre sonra konuşma sertleşti, tartışmaya dönüştü. En sonunda bana dönüp: “Hadi be… Sen kimsin?” dedi. Bir an sustum. İçimde kısa ama derin bir sessizlik oldu. Sonra sakin bir şekilde cevap verdim: “Bilmiyorum… Ben de kim olduğumu bilmiyorum.”

Gerçekten de insan bazen kendine bu soruyu sormalı: “Ben kimim?” İnsan, yaşadıklarıyla mı tanımlanır, okuduklarıyla mı, yoksa hatırladıklarıyla mı? O an içimde buz gibi bir sessizlik oldu. Çünkü insan egosunu büyüttükçe karşısındaki insanı küçültmeye başlıyor. Karşısındakini bir hiç gibi görebiliyor. Oysa herkes kendi hikâyesinin içinde bir yolcudur. Ben ise o arkadaşa sadece teşekkür ettim. Sonra kalktı ve dükkândan çıktı. Adeta koşar gibi gitti. Arkasından sadece şunu söylemeyi uygun gördüm: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma.”

Ben 1989 yılından bu yana kitap okumaya çalışıyorum. Özellikle klasik eserleri. Eskiden kelime hazinem azdı. Düşüncelerimi anlatacak kelimeleri bulmakta zorlanırdım. Ama kitaplar insana yeni kelimeler, yeni düşünceler ve yeni dünyalar açıyor. Okudukça kelimeler çoğaldı. Kelimeler çoğaldıkça düşünceler derinleşti. İnsan bazen bir kitabın sayfalarında kendini bulur, bazen de hiç bilmediği bir dünyanın kapısını aralar.

Bugün hâlâ kendime sorarım: “Ben kimim?” Belki gerçekten ben de tam olarak bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var. Ben yaşadığım yerin hatıralarını anlatmaya çalışıyorum. Sokakların, taş evlerin, eski kahvehanelerin, rüzgârın ve insanların hikâyesini…

Çünkü bir yerin geçmişi unutulursa, o yerin ruhu da yavaş yavaş kaybolur. Belki bir gün, yıllar sonra, Alaçatılılar ya da Alaçatı’da yaşayan insanlar benim yazdığım satırlara rastlarlar. Ve kendi kendilerine sorarlar:

“Alaçatı eskiden nasıl bir yermiş?” İşte benim bütün derdim budur. Büyük bir iddiam yok. Sadece küçük bir isteğim var: Gelecek nesillere, yaşadığım yerden birkaç hatıra bırakabilmek…
Bir iz, küçük bir not, belki de bir arşiv. Belki bir gün birileri bu satırları okur ve şöyle der: “Demek ki bir zamanlar burada yaşayan biri, Alaçatı’nın hi
kâyesini unutturmamak istemiş.”

Kalın sağlıcakla..

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR

                                   SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR   Alaçatı’nın bakir olduğu, ovaların ekildiği, halkının gece gündüz çalışarak geçimini kazandığı yıllardı. 1968-1976 yıllarında Alaçatı Belediye Başkanı olan Lütfü Koparal makamına giderken tüm esnafı selamlar, belediyeye öyle giderdi. Makam arabası yoktu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Lütfü Koparal’ı çok severdi. Kendisini ziyarete gittiği zaman “Kennedy Lütfü” diye hitap edermiş. Bu anısını Lütfü Koparal’ın bizzat kendisinden dinlemiştim.   Lütfü Başkanın üstü açık bir cipi vardı. Alaçatı’dan Ildırı Köyüne kadar uzanan mücavir alanı teftiş etmek için kullanırdı. 1976 yılında yapılan ara seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Abdurrahman Keskin yerel seçimi kazanmıştı. Abdurrahman Keskin de halkla barışık bir başkandı. Yalnızca halk günlerinde değil, her ...