LİMANIN SESSİZ SABAHI
Dün gece rüyamda liman denizinin kıyısında oturmuş sabah ayazını içine
çekiyordum. Başımın üstünde martılar uçuşuyor, sesleri etrafımı sarıyordu. Ben
ise bir taşın üzerinde oturmuş, sadece denize bakıyordum; ne düşündüğümü hatırlamıyorum,
sadece o anın içinde var oluyordum.
Gökyüzünde ışıl ışıl yıldızlar vardı; sanki bana eşlik ediyor, sessiz bir dost
gibi yanımda duruyorlardı. Martıların çığlıkları ise bir yandan tedirgin
ediyor, bir yandan da yaşamın sesini hatırlatıyordu. Etrafıma bakınca gördüğüm
manzara büyüleyiciydi: Tarlalar uzanıyordu göz alabildiğine, binalar, oteller
yoktu; doğa hâkimdi. Murtaza Kâhya’nın sürüsü ağılın toprakla yapılmış
duvarları üzerinde çalılar ve hayvanlar serbestçe dolaşıyordu. Ağıldan kuzular meliyor,
anneleri yavrularını arıyordu.
Diğer tarafta Limanlı Ali Aksüt, çapasını omzuna koymuş toprakla savaşıyordu; belki de biber, patlıcan ekecek, yaşamını toprağa kazıyacaktı. Kasketi başında, dinç bir vaziyette çalışıyordu. Balıkçılar yavaş yavaş bisikletleriyle teknelerine geliyordu; ekmek parası kazanmak için denize açılacak, günün döngüsüne kendilerini teslim edeceklerdi.
O yıllarda
insanlar birbirine selam verir, sohbet etmek isterdi. Bugün ise çoğunun yüzü
asık, selam vermek istemiyor. Her jenerasyon kendi yaşam hikâyesini taşıyor:
Kimisi refah içinde, kimisi ekmek kavgası içinde, kimisi ise hayata karşı
direncini yitirmiş. Hayat böyle işte; aynı dertler, aynı mücadeleler, ama her
defasında yeniden deneyimlenen bir döngü.
Rüyam bana
şunu hatırlattı: İnsan, zamanın içinde bir gözlemci gibi durduğunda, geçmişin
ve bugünün kesiştiği noktalarda hayatın özünü görebilir. Sessiz limanlar,
martıların çığlıkları, yıldızların ışığı; hepsi bir hatırlatıcı, hayatın hep
aynı çabalarla sürdüğünü, ama her anın içinde hâlâ umut ve güzellik barındığını
gösteriyor
Kalın
sağlıcakla…

Yorumlar
Yorum Gönder