Ana içeriğe atla

LİMANIN SESSİZ SABAHI

 LİMANIN SESSİZ SABAHI

Dün gece rüyamda liman denizinin kıyısında oturmuş sabah ayazını içine çekiyordum. Başımın üstünde martılar uçuşuyor, sesleri etrafımı sarıyordu. Ben ise bir taşın üzerinde oturmuş, sadece denize bakıyordum; ne düşündüğümü hatırlamıyorum, sadece o anın içinde var oluyordum.

Gökyüzünde ışıl ışıl yıldızlar vardı; sanki bana eşlik ediyor, sessiz bir dost gibi yanımda duruyorlardı. Martıların çığlıkları ise bir yandan tedirgin ediyor, bir yandan da yaşamın sesini hatırlatıyordu. Etrafıma bakınca gördüğüm manzara büyüleyiciydi: Tarlalar uzanıyordu göz alabildiğine, binalar, oteller yoktu; doğa hâkimdi. Murtaza Kâhya’nın sürüsü ağılın toprakla yapılmış duvarları üzerinde çalılar ve hayvanlar serbestçe dolaşıyordu. Ağıldan kuzular meliyor, anneleri yavrularını arıyordu.

Diğer tarafta Limanlı Ali Aksüt, çapasını omzuna koymuş toprakla savaşıyordu; belki de biber, patlıcan ekecek, yaşamını toprağa kazıyacaktı. Kasketi başında, dinç bir vaziyette çalışıyordu. Balıkçılar yavaş yavaş bisikletleriyle teknelerine geliyordu; ekmek parası kazanmak için denize açılacak, günün döngüsüne kendilerini teslim edeceklerdi.

O yıllarda insanlar birbirine selam verir, sohbet etmek isterdi. Bugün ise çoğunun yüzü asık, selam vermek istemiyor. Her jenerasyon kendi yaşam hikâyesini taşıyor: Kimisi refah içinde, kimisi ekmek kavgası içinde, kimisi ise hayata karşı direncini yitirmiş. Hayat böyle işte; aynı dertler, aynı mücadeleler, ama her defasında yeniden deneyimlenen bir döngü.

Rüyam bana şunu hatırlattı: İnsan, zamanın içinde bir gözlemci gibi durduğunda, geçmişin ve bugünün kesiştiği noktalarda hayatın özünü görebilir. Sessiz limanlar, martıların çığlıkları, yıldızların ışığı; hepsi bir hatırlatıcı, hayatın hep aynı çabalarla sürdüğünü, ama her anın içinde hâlâ umut ve güzellik barındığını gösteriyor

Kalın sağlıcakla…



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ Şehir Plancısı Sayın Ercüment Şahin; Alaçatı’nın bugünlere gelmesinde önemli pay sahibi ve en çok mücadele etmiş isimlerden biridir. 1984 yılında İmar ve İskân Bakanlığı'nda görev yaparken, dönemin Alaçatı Belediye Başkanı Rahmetli Nazım Aydoğdu ile yolu kesişir. Başkan Aydoğdu, Alaçatı'nın geleceği üzerine yapılan bir görüşmede Ercüment Şahin'in bilgi birikiminden ve kent vizyonundan etkilenir. Sohbetin sonunda ona anlamlı bir teklifte bulunur: "Gel, Alaçatı'nın geleceğini birlikte kuralım." Bu davet, yalnızca bir iş teklifi değil, Alaçatı'nın geleceğine yapılan bir çağrıydı. Ercüment Şahin de bu çağrıya kayıtsız kalmaz; bakanlıktaki görevinden ayrılarak Alaçatı Belediyesi'nde şehir plancısı olarak çalışmaya başlar. O yıllarda belediyeye yakın dükkânımda kendisini sık sık görürdüm. Sessiz, ciddi, çalışkan ve samimi bir insandı. Gösterişten uzak ama işine son derece bağlıydı. Belki de bu yüzden Alaçatı'nın bugün sahip...