Ana içeriğe atla

ŞEKER PORTAKAL VE ZEZE

Şeker Portakal kitabını yıllar önce okumuştum, ama bu akşam filmini izlerken hikâyeden çok daha fazla etkilendim. Sizlere bu küçük çocuğun dünyasından bahsetmek istiyorum.

Hayat bazen bir çocuğun gözünden çok daha net görünür. Brezilya’nın yeşil örtüsüyle kaplı köylerinde yaşayan Zezé, küçücük yaşına rağmen hayatın ağırlığını hisseder. Babasının işsizliği evin geçimini zorlaştırır; evin içinde sessizlik ve endişe dolaşır. Zezé, babasının tembel olmadığını, sadece işsiz olduğunu anlatır; çünkü fakirlik çoğu zaman kişisel bir kusur değil, yaşamın bir gerçeğidir.

Zezé, denizin kıyısında oturduğu zaman, sanki bahçesinden dünyayı izliyormuş gibi hisseder. Gözleri uzaklara kayar, farklı yerler, farklı hayatlar görür. Ancak hayalleri kadar gerçeklerle de yüzleşir; kazandığı parayı babasının elinden nasıl aldığını, evin geçimi için mücadele eden bir çocuğun küçük dünyasındaki zorlukları bize anlatır. İşte bu sahneler, Zezé’nin hem umut dolu hem de zorluklarla yoğrulmuş çocukluğunu en net şekilde gösterir.

Filmde Zezé, tren yolunda yürürken kardeşine babasının durumunu anlatır. Bu sahne, sadece gerçekleri paylaşmakla kalmaz, aynı zamanda küçük yaşına rağmen sorumluluk ve empati duygusunu da ortaya çıkarır. Zezé’nin içindeki “kuş” metaforu, hayal gücü kadar umudu ve direnci simgeler. O kuş, onu dinler ve hayallerine eşlik eder; çocuk, zor yaşam koşullarında bile umutla büyür.

Şeker Portakal’da bahsedilen ağaç büyük bir ağaç değildir; küçücük bir ağaçtır ve zamanla büyüyecektir. Tıpkı Zezé’nin içindeki umut ve hayal gibi, ilk bakışta kırılgan görünse de zamanla güçlenecek, kök salacak ve yaşamın içinde büyüyecektir.

Kilise sahnelerinde Zezé, kardeşiyle birlikte İsa’dan yardım ister. Küçük bir Noel hediyesi bile, zor koşullar altında umudun ve sembolü hâline gelir. Fakirlik yalnızca cebin boşluğu değildir; yürekte yeşeren dayanışma, sevgi ve umut ile dengelenir.

Zezé’nin dünyasında doğa, tren rayları ve kardeş sevgisi bir arada akar. Emekçi bir ailede yaşam sabır ve mücadele ile örülüdür; kazanç belirsiz, işler geçici olabilir ama umut ve hayal her zaman vardır. Zezé, bu dünyada, fakirliğin insanın değerini belirlemediğini ve emek, sevgi ve umudun en zor anlarda bile hayatı anlamlı kıldığını gösterir.

Bugün Türkiye’de ise durum farklı değil. Asgari ücretler ve emekli maaşları güncelleniyor olsa da enflasyon ve yaşam maliyetleri çoğu zaman bu artışları gölgeleyebiliyor. İnsanlar, kazandıkları paranın değerini koruyabilmek için sürekli mücadele ediyor. Fakirlik, yalnızca cebin boşluğu değil; sosyal adaletsizlik, eğitim, istihdam ve ekonomik fırsat eksikliği ile de şekilleniyor. Türkiye’nin aydınlığa çıkması, sadece maaşlarla değil, adil ekonomik politikalar, fırsat eşitliği ve yapısal reformlarla mümkün olacak.

Belki de en önemli ders, bir çocuğun içindeki kuşu, yani hayalini ve umudunu kaybetmemesidir. Hayal kurabilmek, umut etmek ve sevdiklerini düşünebilmek… Küçük mutluluklar, yaşamın en değerli hazineleridir. Zezé, bize fısıldar: Fakirliğin ortasında bile, insan yüreği zengin kalabilir. Ve günümüz dünyasında da, umut ve bilinçli emekle, aydınlık bir gelecek mümkün olabilir.

Kalın sağlıcakla…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’DA YAŞAMDAN KESİTLER

                   ALAÇATI’DA YAŞAMDAN KESİTLER 1960 lı yıllar. Alaçatı Belediye’sine ait elektrik santrali vardı. Bu gün halk Pazarı kurulan dutlu caddeden yürüyerek bir kilometre sonra vardığımız. Alaçatı şehitlik parkı, yaklaşık 15 dönüm bir alanı olan yüksek taş duvarlarla etrafı çevrilmiş, içinde palmiye ağaçları, kurtuluş savaşında canlarını bu vatan için seve seve vermiş şehitlerimizin anıt mezarları. Etrafında yüzlerce çeşit çiçekler, mis gibi kokuyor. Duvarların üstüne sarılmış sarmaşıklar. Sarmaşıkların bir kısmı beyaz bir kısmı mor renkte açmış. Renklerin güzelliğinden ve kokusundan ayrılamazsınız. Şehitlik bahçesinin yan tarafındaki Karagöz tepeye giden yol kıyılarındaki geniş hendekler dokuz köprülerden taşan sular hendekleri doldurmuş. İçinde yeşil kurbağalar, küçük büyük Kaplumbağalar, küçük kefal balıklar. Temiz suda dans ediyorlar. Sürülmemiş tarla sınırlarında deniz börülceleri. Diz ...

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR

                                   SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR   Alaçatı’nın bakir olduğu, ovaların ekildiği, halkının gece gündüz çalışarak geçimini kazandığı yıllardı. 1968-1976 yıllarında Alaçatı Belediye Başkanı olan Lütfü Koparal makamına giderken tüm esnafı selamlar, belediyeye öyle giderdi. Makam arabası yoktu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Lütfü Koparal’ı çok severdi. Kendisini ziyarete gittiği zaman “Kennedy Lütfü” diye hitap edermiş. Bu anısını Lütfü Koparal’ın bizzat kendisinden dinlemiştim.   Lütfü Başkanın üstü açık bir cipi vardı. Alaçatı’dan Ildırı Köyüne kadar uzanan mücavir alanı teftiş etmek için kullanırdı. 1976 yılında yapılan ara seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Abdurrahman Keskin yerel seçimi kazanmıştı. Abdurrahman Keskin de halkla barışık bir başkandı. Yalnızca halk günlerinde değil, her ...