Ana içeriğe atla

TAŞLARDA KALAN HAFIZA VE YAŞAYAN RUH

 

TAŞLARDA KALAN HAFIZA VE YAŞAYAN RUH

Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken, yalnızca rüzgârın sesini değil, geçmişin derin izlerini de hissedersiniz. Bu kasaba, bir zamanlar farklı dillerin, farklı inançların ama aynı hayatın paylaşıldığı bir yerdi.

1884 yılında Alaçatı’da inşa edilen üç kilise, bu ortak yaşamın en somut izlerinden biri olarak yükseldi. Bu kiliselerin yapımında yalnızca Rum halkı, çevre yerleşimlerden gelen insanlar da katkıda bulundu.

Özellikle Uzunkuyu’dan ve Urla’dan yapılan bağışlar, bu yapıların yükselmesinde önemli bir yer tuttu. Taş taş üstüne konulurken, aslında yalnızca ibadethaneler değil, birlikte yaşamanın sessiz bir hatırası da inşa ediliyordu.

1920’li yıllarda Alaçatı’da yaşayan Rum ailelerle Türkmenler, aynı sokakları paylaşır, aynı denizin kıyısında oturur, günlük hayatın sade ama güçlü bağlarıyla birbirlerine dokunurlardı. Çark Plajı’nda ve Karaburun ilçesinden esen rüzgâr, sadece dalgaları değil, insanların birbirine karışan hikâyelerini de taşırdı.

1800’lü yıllardan sonra Alaçatı’ya yerleşen Rumlar; sakız ağaçlarının gölgesinde, zeytinliklerin arasında ve denizin bereketinde bir yaşam kurdular. Balıkçılık yaptılar, toprağı işlediler, çocuklarını bu sokaklarda büyüttüler. O günler, hatıralarda kalan bir huzurun zamanlarıydı.
Ancak tarih, insanın planlarından daha güçlüdür.

1923 mübadelesiyle birlikte, hayatlar yer değiştirdi. Selanik’ten, Girit’ten ve Balkanlar’ın farklı köşelerinden gelen Müslüman aileler Alaçatı’ya yerleşti. Boşnaklar, Arnavutlar ve nice farklı coğrafyadan kopup gelen insanlar, geride bıraktıkları hayatların acısıyla yeni bir başlangıcın zorluğunu yaşadılar.

Gidenler için bu bir vedaydı. Gelenler için ise bir tutunma mücadelesi…

Aynı evlerin içinde başka hayatlar kuruldu. Aynı sokaklarda başka diller yankılandı. Ama acı ortaktı. Bir taraf doğduğu toprakları terk etmenin hüznünü taşırken, diğer taraf bilinmezliğin içinde yeni bir hayat kurmaya çalışıyordu.

Çeşme Kaymakamı Hilmi Uran’ın anılarında bu dönemin izlerini görmek mümkündür.
O satırlarda yalnızca bir dönemin tanıklığı değil, insanlığın ortak kaderine dair derin bir hüzün vardır.

Ve zaman geçti…

Alaçatı’ya sonradan gelen insanlar, bu toprakların eski ruhunu yaşatmayı bildi.
Kendi kültürlerini getirirken, bu kasabanın geçmişine saygı duymayı da ihmal etmediler.
İşte bu yüzden Alaçatı sadece bir yerleşim yeri değil, bir kültürün devamlılığıdır.

Bugün Alaçatı artık bir dünya kenti olarak anılıyor.

Ama belki de asıl sorulması gereken soru şudur: Bir yer büyüdükçe, ruhunu koruyabilir mi?

Alaçatı’nın ruhu; taş evlerinde, dar sokaklarında, rüzgârında ve en çok da insanlarında saklıdır.
Eğer biz bu ruhu koruyamazsak, geriye sadece güzel görünen ama boş bir kabuk kalır.

Bu yüzden Alaçatı’ya sahip çıkmak, sadece bir kasabayı korumak değil; bir hafızayı, bir kültürü ve geçmişten bugüne uzanan insan hikâyelerini yaşatmaktır.

Çünkü bir kasabanın ruhunu binalar değil, o sokaklardan geçmiş ve hâlâ o sokaklarda yürüyen insanlar korur.

Kalın sağlıcakla

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR

                                   SİYASETTEN KEYİF ALDIĞIM YILLAR   Alaçatı’nın bakir olduğu, ovaların ekildiği, halkının gece gündüz çalışarak geçimini kazandığı yıllardı. 1968-1976 yıllarında Alaçatı Belediye Başkanı olan Lütfü Koparal makamına giderken tüm esnafı selamlar, belediyeye öyle giderdi. Makam arabası yoktu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel Lütfü Koparal’ı çok severdi. Kendisini ziyarete gittiği zaman “Kennedy Lütfü” diye hitap edermiş. Bu anısını Lütfü Koparal’ın bizzat kendisinden dinlemiştim.   Lütfü Başkanın üstü açık bir cipi vardı. Alaçatı’dan Ildırı Köyüne kadar uzanan mücavir alanı teftiş etmek için kullanırdı. 1976 yılında yapılan ara seçimde Cumhuriyet Halk Partisi adayı Abdurrahman Keskin yerel seçimi kazanmıştı. Abdurrahman Keskin de halkla barışık bir başkandı. Yalnızca halk günlerinde değil, her ...