KASAP İBRAHİM
Kasap İbrahim; 1923 mübadelesinden sonra Girit’ten Alaçatı’ya gelen yüzlerce insandan biriydi. Geride bırakılmış bir ada, yarım kalmış bir hayat ve içe gömülmüş bir hasretle yeni bir yurda tutunmaya çalışıyordu. Genelde Giritlice konuşurdu. Sözcükleri bazen Alaçatı sokaklarında yabancı gibi dolaşsa da kalbi bu kasabaya kısa zamanda alıştı. Çünkü insan, en çok emeğinin karşılığını gördüğü yerde kök salar.
Banim gençlik yıllarım da Alaçatı Pazarı, Pazaryeri
Cami’nin altında kurulurdu. O yıllarda beş - altı kasap dükkânı vardı. Ama
bunların arasında Kasap İbrahim’in dükkânının ayrı bir yeri bulunurdu. İnsanlar
yalnızca et almak için değil, güven duygusunu hissetmek için de onun dükkânına
giderdi.
Dürüstlük bazen bir teraziden daha ağır gelir. Kasap
İbrahim’in terazisi de vicdanıyla tartardı. Müşterisi “Şurasından kes”
dediğinde hiç itiraz etmezdi. Herkese aynı tebessümle yaklaşır, kimseyi
küçümsemezdi. O yıllarda elektrikli kıyma makineleri yoktu. Kıymayı kol gücüyle
çalışan makinelerde ağır ağır çeker, sonra paketi uzatırken mutlaka:
“Haydi bakalım, afiyet olsun…” derdi.
Belki de bugün eksikliğini duyduğumuz şey tam olarak
buydu: İnsanların birbirine yalnızca alışveriş değil, gönül de vermesi.
Kazandığı paraları gösterişe değil, toprağa yatırırdı.
Alaçatı’nın güzel yerlerinden tarlalar alırdı. Çünkü eski kuşak insanlar
toprağın yalnızca mal değil, güven olduğunu bilirlerdi. İki oğlan,dört kız
çocuğu büyüttü. Çocuklarını dürüstlükle yetiştirdi. Kızlarından biri öğretmen
olup birçok yerde görev yaptı.
Sabahları çarşıdan geçerken yüksek sesiyle herkese selam
verir: “Hayırlı işler!” derdi.
Sonra dükkânına girer, önlüğünü takar ve işinin başına geçerdi.
Hayvancılıkla uğraşan Alaçatılılar ellerindeki hayvanları
özellikle ona satmak isterdi. Çünkü bilirlerdi ki Kasap İbrahim kimsenin
hakkını yemezdi. Ege köylerini dolaşır, hayvan toplar, sabahın ilk ışıklarıyla
Şehitler Caddesi’ndeki mezbahada kesim yapılırdı. Daha sonra etleri at
arabasıyla dükkânına getirirdi. Eti temiz bezlerle sarar, mikrop kapmaması için
büyük özen gösterirdi. İşini yalnızca para kazanmak için değil, insanlara karşı
bir sorumluluk olarak görürdü.
Yanına oturduğumuzda bana hep Girit’i anlatırdı. Çocukluğunu, zeytin ağaçlarını, denizin kokusunu, eski komşularını… İçinde bir gün eski topraklarını görme arzusu hiç sönmedi. Ama hayat bazen insanın içindeki özlemi taşımaya izin verir, kavuşmaya izin vermez. Türkiye ile Yunanistan arasındaki mübadele kararından sonra geride bıraktığı yerlere bir daha dönemedi.
Yıllar çok hızlı geçti. Oğulları Hasan Masat ve Ali
Masat, babalarının mesleğini uzun yıllar sürdürdüler. Aynı dürüstlükle, aynı
sakinlikle çalıştılar. Ben de Hasan Masat’ın dükkânlarından birini yıllarca
kiraladım. Sabahları gazeteleri birlikte dizer, sohbet ederdik. Kimsenin
dedikodusuna karışmaz, sadece işlerine bakarlardı. O eski Alaçatı terbiyesi
hâlâ üzerlerinde yaşardı.
Sonra zaman değişti. Alaçatı büyüdü, kalabalıklaştı, eski
sokakların sesleri başka seslerin arasında kayboldu. Çocukları kasaplık
mesleğini bıraktı; babalarından kalan toprakları değerlendirip binalar
yaptılar. Şimdilerde de şirin bir kafe işletiyorlar. Hayatın akışı buydu belki.
Ama bazı insanlar vardır ki yalnızca bir meslek sahibi olmazlar. Onlar
yaşadıkları kasabanın ahlakını, vicdanını ve hafızasını taşırlar. Kasap İbrahim
de böyle insanlardan biriydi.
Bugün Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken geçmişin
izlerini arayanlar bilmelidir ki bir kasabayı yalnızca evleri, kahveleri ya da
dükkânları oluşturmaz. Bir kasabayı asıl var eden, o sokaklarda dürüst yaşamış
insanlardır.
Kasap İbrahim’i anlamadan eski Alaçatı’yı anlamak mümkün
değildir.
Kalın sağlıcakla…

Yorumlar
Yorum Gönder