ALAÇATI
KİTAP GÜNLERİ'NDEN NOTLAR VE BİR ÇAĞRI
Bu yıl 8-9-10 Mayıs
günleri, Alaçatı sokaklarında kitaplar yine ortalıkta gezindi. “Alaçatı Kitap
Günleri” bu yıl insanları bir araya getirdi. Ben de o günlerin ortasında kendi
küçük sorumluluğumu taşıyordum: 9 Mayıs'ta, ilk kez düzenlenen bir kitap ve
edebiyat dolu bu etkinliğin hazırlığıyla hem heyecanlı, hem yorgun, hem gururlu,
hem de tedirgin bir hâldeydim. Zaman zaman böyle olur; bir şeyin tam
ortasındayken onu bütünüyle göremezsiniz. Anlam, ancak sonra çöker insanın
üstüne.
Bu günlerin en değerli
anlarından biri, tiyatro ve sinema sanatçısı, çok değerli Hakan Bilgin ile Vintage
Otel’de gerçekleştirilen söyleşiydi.
Hakan Bey'in "Farkıma Takılanlar" adlı kitabı, etrafımızdaki dünyaya
duyarlı bir gözle bakmayı, sıradan anların içindeki derin anlamları fark etmeyi
öğütleyen kıymetli bir yapıt. Söyleşi boyunca Hakan Bey'in paylaştıkları beni
derinden etkiledi ve aydınlattı: İnsanlarla sağlıklı ilişki kurmanın yolu
eleştirmekten değil, anlamaktan geçiyor. Doğru sözü, doğru zamanda ve doğru bir
yumuşaklıkla söylemek; karşındaki insanı kırmadan, yargılamadan ikna
edebilmek... Bu hem bir sanat hem de bir erdem. Hakan Bey bunu yalnızca
söylemekle kalmadı; içimde dağınık duran bu duyguyu toparlayıp önüme koydu.
Kendisine bu değerli bilgeliği ve içten anlatımı için yürekten teşekkür
ederim.10 Mayıs'ta ise Bey Evi Otel'de Zeliha Birtek'in "Sosyal
Çürüme" söyleşisine yetişebildim. Bu söyleşi beni derinden sarstı. Ama bu
sarsılma bir yıkılış değildi; daha çok suyun altından çıkmak, yeniden nefes
almak gibiydi. Bazen doğru sözler insanı yıkmaz; tam tersine, yıllardır
hissettiği ama adını koyamadığı şeylere bir isim verir. O gün de böyle oldu.
Sosyal çürüme derken ne
anlıyoruz? Sadece ahlaki bir bozuluşu değil; insanın insana yabancılaşmasını,
birbirine sırt dönen bireylerin oluşturduğu o soğuk kalabalığı anlatıyoruz.
Bağlar zayıflıyor, kurumlar eriyor, insan bir tüketim nesnesine dönüşüyor. Ve
bu çürümenin en acı yüzü, gençliğin ve yetişmekte olan neslin tam da bu ortamda
anlam arayışına çıkmasıdır.
"Farkıma
Takılanlar" kitabını okurken şunu düşündüm: Parklar, şehrin en demokratik
yerleridir. Ne bileti vardır ne de bir ayrımı. İnsanlar orada bazen konuşur,
bazen sadece yan yana oturur. Ama o sessizliğin içinde bile birbirini anlama
duygusu vardır. Çünkü insan, yalnız yaşamaya değil; paylaşmaya, yakın olmaya ve
birbirini hissetmeye programlanmıştır.
Palyatif toplum diyorum ben buna. Acıyı uyuşturmak için tasarlanmış bir düzen. Ekranlar, tüketim, gürültü... Bunların hepsi gerçek acıyı örtbas etmek için var. Ama gerçek ihtiyaç basit ve eskidir; asırlar boyunca hiç değişmemiştir: Birileri bize bakacak. Birileri bizi görecek. Birileri bize dokunacak, sarılacak. Edebiyat tam da burada devreye giriyor. Roman ve şiir, başka bir insanın içinden geçmek demektir. Kitap okurken biz aslında yalnız değiliz; asırlar öncesinden ya da komşu şehirden biri bize seslenmiş, biz de onu duymuşuz. Bu buluşmada ne sertlik var ne kavga; yalnızca bir ses ve onu dinleyen bir kulak. Belki de toplumsal şifanın ilk adımı bu kadar basittir: dinlemek.
Bugün sokaklarda,
trafikte, maçlarda ya da günlük hayatın içinde gördüğümüz sertlik ve öfke,
aslında insanın gerçek doğası değildir. İnsan bazen hayatın yüküyle yorulur,
kırılır ve öfkesini dışarı taşır. Ama bir insanın öfkesini yine başka bir
öfkeyle büyütmek yerine, güzel bir sözle, sakin bir tavırla ve anlayışla
azaltmak mümkündür. Hakan Bey'in de vurguladığı gibi: eleştiri değil, ikna;
yargı değil, anlayış. Çünkü anlayış, çoğu zaman en büyük ikna gücüdür. Maçlarda
küfür yerine saygı, sokaklarda kavga yerine selam, hayatın içinde ise birbirini
anlamaya çalışan insanlar çoğaldığında şehirler de güzelleşecektir. Gerçek güç
bağırmakta değil; karşındaki insanın öfkesini sakinliğe dönüştürebilmektedir.
Belki de insan olmanın en güzel tarafı budur: Aynı gökyüzünün altında,
birbirimizi incitmeden yaşayabilmek.
Alaçatı Kitap Günleri'nde
gördüğüm genç yüzler beni umutlandırdı. Onlar sert değil; onlar arayışta.
Birbirlerine kızmak yerine anlamak istiyorlar. Birbirinin üstüne çıkmak yerine
birbirinin yanında durmak istiyorlar. Ve bu istek, belki de en devrimci duygudur.
Çünkü bizi bu hâle getiren sistem tam da bu dayanışmayı yok etmek istiyor. Yeni
bir dünya kurmak istiyorsak, önce birbirimize sarılmayı öğreneceğiz. Her şey
tartışmaktan değil, kucaklaşmaktan başlayacak. Kitaplar bunu zaten biliyor.
Onların arasında geçirdiğimiz her an, bize bunu fısıldıyor.
Saygı ve sevgilerimle.
Sağlıcakla kalın…

Teşekkürler Ömer Bey... Güzel ve insanı kucaklayan sevgi dolu yazınız ilaç gibi geldi. Nice kitap günlerinde buluşmak umuduyla...
YanıtlaSilNe harika bir mesajı var bu anlatınızın. Teşekkürler. Bu etkinliğe katkı koyan herkesi kucaklıyorum Berabersek daha güçlüyüz .
YanıtlaSilYeni nesilleri tecrübesizlikle suçlamak yerine bu derece ümitle baktığımız bir dönem daha olmuşmuydu bilmiyorum. Cok sevindirici!!!. Yine düşündürdünüz bizi… teşekkür ederim Ömer Abi!
YanıtlaSil