Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Eylül, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ALAÇATI’DA BİR BELEDİYE BAŞKANININ YARIM KALAN HİKÂYESİ

  ALAÇATI’DA BİR BELEDİYE BAŞKANININ YARIM KALAN HİKÂYESİ Nazım Aydoğdu’dan Remzi Özen dönemine uzanan bir Alaçatı hatırası Bazı insanlar vardır; görevleri sona erse bile bıraktıkları izler kolay kolay silinmez. Bazı belediye başkanları ise yalnızca yaptıkları hizmetlerle değil, yaşadıkları hayatın ve yarım kalan hayallerin hikâyesiyle bir kentin hafızasında yer eder. Alaçatı’nın yakın tarihinde Nazım Aydoğdu’nun hikâyesi benim için böyle bir hikâyedir.1984 yılında yapılan yerel seçimlerde Milliyetçi Demokrasi Partisi’nden Nazım Aydoğdu, Alaçatı Belediye Başkanı seçildi. O yılların Alaçatı’sını bugünün imkânlarıyla değerlendirmek doğru olmaz. Belediyenin imkânları son derece sınırlıydı. Doğru dürüst bir çöp arabası, makam aracı ve yeterli hizmet araçları yoktu. Belediyede yaklaşık 30–35 personel görev yapıyordu. Nazım Aydoğdu ise hareketli, çalışkan ve Alaçatı için bir şeyler yapma heyecanı taşıyan bir başkandı. Belediyenin imkânlarını artırmak, özellikle çöp hizmetlerinde ku...

UMUDU KESMEMEK LAZIM

  UMUDU KESMEMEK LAZIM Bir Kitapçı Olarak Öğrendiğim Hayat Dersi Hayat insana bazen öyle günler yaşatır ki, insanın içinden “Artık bundan sonrası nasıl olacak?” demek gelir. Gelecek görünmez olur; bugün ağır gelir, yarın ise sanki hiç gelmeyecekmiş gibi hissedilir. Âmâ yine de umudu kesmemek lazım. Çünkü insan geleceği bilmiyor. Bugünün karanlığına bakıp yarının da karanlık olacağını düşünmek, insanın düşebileceği en büyük yanılgılardan biridir. Gelecek henüz yaşanmamıştır. Henüz yazılmamıştır. Belki de hayatın bize hazırladığı en güzel sayfa, henüz çevrilmemiş olan sayfadır. Stefan Zweig'i düşündüğümde hep bu geliyor aklıma. Avrupa'nın büyük kültür dünyasının yıkılışına, savaşın ve Nazizm’in yükselişine tanıklık etti. Yaşadığı büyük hayal kırıklıkları onu derin bir umutsuzluğa sürükledi. 1942 yılında Brezilya'da eşi Lotte ile birlikte yaşamına son verdi. Onu yargılamak bize düşmez. İnsan ruhunun taşıdığı acının ağırlığını dışarıdan ölçemeyiz. Âmâ tarihin bize bıraktı...

“İKİ YAKA BİR HAYAT”

  “İKİ YAKA BİR HAYAT”   Bazı hikâyeler kan bağıyla değil, aynı toprağın çağrısıyla taşınır kuşaktan kuşağa. Ben elli yıldır bu köşeden Alaçatı'nın belleğini, mübadele yıllarının acısını, iki yakada kalan yürekleri anlatmaya çalışırım. Bugün ise satırları başka bir kalemden, ama aynı ocaktan çıkan bir eseri sizinle paylaşmanın gururunu yaşıyorum: Oğlum Burak Önal'ın kaleme aldığı "İki Yaka Bir Hayat" adlı romanı. Kitap, 1923'te imzalanan mübadele sözleşmesinin gölgesinde geçen bir ayrılığı anlatıyor. Bir anne, o kargaşa günlerin birinde çocuğunu elinden kaçırıyor; çocuk Çeşme topraklarında kalıyor, anne ise bilinmeze doğru bir gemiye biniyor. Bu, sadece kurgusal bir olay örgüsü değil; bu topraklarda gerçekten yaşanmış binlerce ayrılığın, binlerce yarım kalmış vedanın küçük bir yansıması. Sakızlı, Rum, Türk, mübadil, yerli… Hangi adla anarsak analım, bu kıyılarda aynı acıyı taşıyan insanlar oldu. Bir baba olarak söylemekten çekinmem: Oğlumun bu hikâyeyi seçme...

ŞİDDETE SON VERECEK ŞİDDET Mİ?

  ŞİDDETE SON VERECEK ŞİDDET Mİ? Geçtiğimiz günlerde Cemil Meriç’in Bu Ülke kitabını yeniden elime aldım. Bazı kitaplar vardır; onları ikinci, üçüncü kez okuduğunuzda aynı kitabı değil, kendinizi yeniden okursunuz. Sayfaları çevirirken karşıma çıkan “şiddete son verecek şiddet” düşüncesi uzun süre aklımdan çıkmadı. İnsan, bazı cümleleri okur ve geçer. Bazı cümleler ise insanın peşine takılır. Gün boyunca düşünürsünüz, gece yatağa girdiğinizde yeniden hatırlarsınız. Çünkü o cümle yalnızca bir düşünce değildir; yaşadığınız zamana tutulmuş bir aynadır. Ben de o aynaya baktım. Ve kendime sordum: Biz gerçekten şiddeti yalnızca kavga, savaş ve silah mı sanıyoruz? Ya yüksek sesle konuşmak? Ya karşımızdakini küçümsemek? Ya düşüncesine katılmadığımız için ona hakaret etmek? Ya bir insanın huzurunu, kendi eğlencemizden daha değersiz görmek? Bunlar da şiddetin başka biçimleri olamaz mı? Cemil Meriç’i okurken insan ister istemez bugünün Türkiye’sine, bugünün insanına bakıyor. Sonra kendi yaş...
  ALAÇATI’DAN BİR ÇAĞRI: YENİDEN MUHABBET EDELİM Ben yıllardır Alaçatı'yı yazıyorum. Taş evlerini, eski sokaklarını, rüzgârını, zeytinini, insanlarını, geçmişini ve zaman içinde değişen yüzünü… Ama bugün size Alaçatı'nın taşından, toprağından ya da turizminden değil; insanından söz etmek istiyorum. Çünkü bence artık en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri muhabbet. Muhabbet deyince yalnızca oturup konuşmayı anlamıyorum. Benim için muhabbet; insanın karşısındaki insanı dinlemesi, anlamaya çalışması, farklı düşünse bile ona saygı göstermesidir. Birbirimizi dinlemezsek nasıl anlayacağız? Anlamazsak nasıl seveceğiz? Güvenmezsek nasıl geleceğe bakacağız? İnsanlar yoruldu. Kavgadan, öfkeden, birbirini suçlamaktan, birbirini dinlememekten yoruldu. Hepimizin biraz huzura, biraz anlayışa, biraz güzel söze ihtiyacı var. Yaşamın insana öğrettiği bazı şeyler var. Yaş ilerledikçe insan daha fazla şeyi geride bırakıyor ve geriye dönüp baktığında aslında en kıymetli olanın ne olduğunu daha...