ZAMANIN SESSİZ ÖĞÜDÜ O akşam saat 19.00'da başladığım film yolculuğu, gecenin ilerleyen saatlerinde beni yalnızca hikâyelerle değil, kendimle de baş başa bıraktı. Sahneler birbirini kovaladı; her film başka bir hayatın kapısını araladı. Ancak zaman, her zamanki sadeliğiyle hatırlattı kendini: saat 01.30 olmuştu. Gözlerim sulanıyor, bedenim dinlenmek istiyordu. İnsanın en yalın gerçeği belki de buydu — ne kadar güzel olursa olsun, her şeyin bir sınırı vardı. Belki de varoluşun en derin öğretisi burada saklıdır: keyif aldığımız anların içinde bile ölçüyü bilmek, durmayı öğrenmek... Çünkü durmak, vazgeçmek değildir; aksine, devam edebilmenin ta kendisidir. Bu uzun gecenin ardından zihnim yalnızca izlediğim filmlerle değil, dışarıda yağan yağmurların sessiz bereketiyle de meşguldü. Bu yıl gökyüzü cömertti. Uzun süredir kuraklığın ve küresel ısınmanın gölgesinde yaşayan bu topraklar için yağmur, artık sıradan bir doğa olayı değil; neredeyse bir itiraf hâline geldi. İzmir ovasında...
Geçtiğimiz günlerde yolum İzmir’e düştü. Kızımla birlikte Alsancak sokaklarında yürüdük. O, bu semti benden çok daha iyi tanıyordu; ben ise hayatım boyunca belki birkaç kez uğramış, biraz yabancı kalmıştım bu sokaklara. Yürürken hem sohbet ettik hem de zamanın izlerini takip ettik. Bir ara kızım durdu, vitrini boşalmış dükkânları işaret ederek, “Baba, bak… buralar eskiden kitapçıydı,” dedi. Bu cümle, sadece bir tespit değildi. İçinde bir devrin kapanışı, bir sessiz vedanın yankısı vardı. Ben de bir kitapçı olarak, Çeşme’nin o meşhur caddelerinde bir zamanlar yan yana dizilmiş dükkânları hatırlıyorum. Her biri bir başka dünyaya açılan kapıydı. Şimdi o kapıların çoğu kapalı. Kepenkler inmiş, raflar susmuş, sayfalar dağılmış… Oysa kitapçı dediğimiz yer, yalnızca kitap satılan bir dükkân değildir. Orası, insanın kendine rastladığı bir duraktır. Bir cümlede durup düşündüğü, bir sayfada kendini bulduğu, bazen de kaybolduğu bir yerdir. Kitapçı, bir şehrin hafızasıdır aslında; görü...