Ana içeriğe atla

HAKKI EFENDİ

HAKKI EFENDİ

Sıcak bastırınca dükkânın içi bunaltıcı hale geldi. Çıktım dışarıya. Meryem de geldi, karşıma oturdu. İki bardak çay, iki sandalye, Alaçatı'nın Haziran öğleden sonrası. Başka bir şey gerekmiyordu. İnsan bazen hiçbir şey beklemeden oturur; hayat o an gelir ve önüne koyar ne koymak istiyorsa.

Dükkanımın önündeki kitap grubunda bir çift belirdi. Beyefendi kitapları inceliyordu, sakin ve dikkatli. Hanımefendi ise elinde tuttuğu kitaba bakıyordu ama bakışları orada değildi. Gözleri uzaklardaydı, içeriye dönüktü sanki. O bakışı tanırım. Bir yere ait olmanın, o yere özlem duymanın bakışı.

Hanımefendinin elindeki kitap benim kitabımdı. Seslendim:

"O benim kitabım. Alaçatı'yı anlatıyorum." Bana döndü. Gülümsedi. "Eşim de Alaçatılı" dedi, "araştırıyor, çok seviyor burayı."

Meryem onları çay içmeye davet etti. Ben de beyefendiye döndüm: "Gel bakalım, eski Alaçatı'nın insanıysa biraz sohbet edelim." Oturdular.

Konuşmaya başladık. Ve o konuşmanın içinde yavaş yavaş bir isim belirdi: Hakkı Efendi Kesre’den mübadele ile gelmişler. Beyefendinin dedesiymiş Hakkı Oral Efendinin kızı Denizli'den biriyle evlenmiş, bu evlilikten dünyaya gelmiş. Yani karşımda oturan, o eski Alaçatı'nın öz torunuydu; ama Alaçatı'ya bağlılığı kan bağından öte bir sevgiyle, hatırayla, her yaz ayları Alaçatı’ya gelir Eylül ayında geri dönermiş.

Hakkı Efendi. O ismi duyunca içimde bir şeyler açıldı. Kapandığını bile unuttuğum kapılar.

1965-70 yılları olmalı. O yıllarda ben de beş vakit namaza gidiyordum. Akşam ve yatsıda buluşurduk camide, selamlaşırdık. Hakkı Efendi az konuşan bir insandı; kelimeyi tartarak kullanır, söylemesi gerekmeyeni söylemezdi. Namazını kılar, evine dönerdi. Gündüzleri tarlasındaydı… Toprakla, alın teriyle, sessizce. Hacımemiş Mahallesi'nde taş bir evde otururdu; muhafazakâr yapılıydı ama sert değil, içe dönük değil. Kahvede bir köşeye çekilir, iki-üç ahbabıyla çayını içer, dünyayı seyredip kendi huzuruna dönerdi.

O eski kanaat önderleri. Çok konuşmazlar, çok görünmezlerdi. Ama bir topluluk onlarla ayakta dururdu. Hakkı Efendi de böyleydi işte: Alaçatı'nın sessiz direklerinden biriydi.

Şimdi karşımda oturuyordu onun torunu; kültürlü, okumuş, hayata yerleşmiş bir insan. Ama masada ondan fazlası vardı. Hakkı Efendi de oturmuştu yanımıza, görünmez bir sandalyede.

Eski günleri konuştuk. O yılların Alaçatı'sını, o insanları, o hayatı. Bir noktada gözlerimiz doldu. Utanmadan, çekinmeden. Çünkü yaş bazen kelimelerin söyleyemediğini söyler.

İnsan nedir, en sonunda? Bir isim mi, bir adres mi, bir toprağın üzerinde geçirilmiş yıllar mı? Hayır. İnsan taşıdığı hatıralardır. Ve o hatıralar yaşadığı sürece, gittiği sanılan aslında gitmemiştir.

Hakkı Efendi çoktan aramızdan ayrıldı. Ama o pazar öğleden sonrası, Alaçatı'nın Haziran sıcağında, dükkanımın önündeki masada, bir bardak çayın buharında yeniden aramızdaydı. Torununun yüzünde, o tanıdık bakışta, o sessiz ama dolu sohbette oradaydı.

Geçmiş gitmez. Sadece torunlarının içinde bekler; bir gün çıkıp gelir, tam karşınıza oturur.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ Şehir Plancısı Sayın Ercüment Şahin; Alaçatı’nın bugünlere gelmesinde önemli pay sahibi ve en çok mücadele etmiş isimlerden biridir. 1984 yılında İmar ve İskân Bakanlığı'nda görev yaparken, dönemin Alaçatı Belediye Başkanı Rahmetli Nazım Aydoğdu ile yolu kesişir. Başkan Aydoğdu, Alaçatı'nın geleceği üzerine yapılan bir görüşmede Ercüment Şahin'in bilgi birikiminden ve kent vizyonundan etkilenir. Sohbetin sonunda ona anlamlı bir teklifte bulunur: "Gel, Alaçatı'nın geleceğini birlikte kuralım." Bu davet, yalnızca bir iş teklifi değil, Alaçatı'nın geleceğine yapılan bir çağrıydı. Ercüment Şahin de bu çağrıya kayıtsız kalmaz; bakanlıktaki görevinden ayrılarak Alaçatı Belediyesi'nde şehir plancısı olarak çalışmaya başlar. O yıllarda belediyeye yakın dükkânımda kendisini sık sık görürdüm. Sessiz, ciddi, çalışkan ve samimi bir insandı. Gösterişten uzak ama işine son derece bağlıydı. Belki de bu yüzden Alaçatı'nın bugün sahip...