Ana içeriğe atla

ÜRETEN ALAÇATI’DAN TÜKETEN ALAÇATI’YA

 

ÜRETEN ALAÇATI’DAN TÜKETEN ALAÇATI’YA

Topraktan markaya, üretimden tüketime bir kasabanın değişen sesi Alaçatı; bir zamanlar bakir bir yerdi. Dışarıdan gelenler buraya sakinlik arayan insanlar olarak gelirdi; ama bu sakinlik yalnızca huzur değil, toprağın içinden gelen bir sükunetti. Çünkü Alaçatı üretirdi.

Üzüm bağları bu toprakların taçlarıydı. Anason, bugün bile dünyanın en değerli bitkisel ürünleri arasındadır; o anasonun kokusu bir zamanlar Alaçatı sokaklarına sinmişti. Tütün ise ayrı bir destan. Toprağa, emeğe ve sabra yazılmış uzun bir şiir.

Ben bu emeği yakından bilirim. Kendi ellerimle, kendi tarlalarımızda bir tonun üzerinde ürün yetiştirdiğimiz günleri bugün gibi hatırlıyorum. O yıllar bana yalnızca bir hasat değil, bir değer öğretti: Toprağa saygı duyan insan, kendine de saygı duyar. Alaçatı'yı Alaçatı yapan şey, taş evlerin güzelliğinden önce bu toprağın verimi ve onu işleyen insanların onuruydu.

Geçtiğimiz günlerde bir film izlerken dikkatimi çeken kısa bir sahne oldu. Sohbet arasında Alaçatı'da ev sahibi olmaktan söz ediliyordu. Sanki hayatın en büyük başarısı, en önemli hedefi buydu. O an kendi kendime düşündüm: Alaçatı ne zaman bir yaşam biçiminden çok bir prestij göstergesine dönüştü?

Bugün Alaçatı yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın birçok yerinden insanların tanıdığı bir marka hâline geldi. Filmlerde, dizilerde, sosyal medyada ve gazetelerde sık sık karşımıza çıkıyor. Ünlü sanatçılar bile Alaçatı'yı konu ediyor. Bu tanınırlıkla gurur duymamak mümkün değil. Ancak her güzel şeyin içinde bir tehlike de gizlidir.

Bu yaz Alaçatı'yı gezdim ve içimde bir sıkışma hissettim. Kasaba yalnızca turizmin rengini almaya başlamış. Restoranlar, butik oteller, fotoğraf köşeleri... Hepsi güzel, hepsi şık. Ama bir şey eksik: Üretimin sesi! Bir kasaba yalnızca tüketilmek için var olduğunda, ruhunu tükenir.

Ben Alaçatı'nın bugünkü hâlini değil, dününü de yaşayan insanlardan biriyim. Yedi nesildir bu topraklarda kök salmış bir ailenin ferdi olarak çocukluğumun sokaklarında yürürken duyduğum sesler hâlâ kulaklarımda. O günlerde evlerin değeri fiyatıyla değil, içindeki insanların hikâyeleriyle ölçülürdü. Taş duvarlar yalnızca taş değildi; düğünlerin, bayramların, komşulukların ve dostlukların sessiz tanıklarıydı.

O bağlar azaldı. O yüzler eksildi. O alışkanlıklar kayboldu. Ama inanıyorum ki Alaçatı'nın ruhu hâlâ yaşıyor. Çünkü kasabaları yaşatan binalar değil, hatıralardır.

Ancak burada şunu da sormak istiyorum: Alaçatı'ya sonradan yerleşen, burada iş kuran, dükkân açan, bu güzel kasabadan kazanç sağlayan insanların da bir sorumluluğu yok mudur? Alaçatı'yı sevmek için burada doğmuş olmak gerekmez. Ama Alaçatı'dan yararlanırken onu korumak, onun kültürüne saygı göstermek ve bu şehri sahiplenmek. Bu herkesin borcudur. Sonradan gelen de olsa, buraya yerleşen de olsa, bu topraklardan ekmek yiyen de olsa: Alaçatı artık senin de şehrindir. Peki sen onu "Benim Alaçatım" diye sahiplenebiliyor musun?

Bu yazıyı ellili yıllara, belki daha ötesine bir mektup gibi düşünüyorum. Bir gün bugünün taş evleri de eskiyecek. Restoranlar değişecek, dükkânlar el değiştirecek, yeni insanlar gelecek. Ama gerçek miras, satın alınamaz. O miras; toprakla kurulan bağda, üretimin onurunda, komşuların açık kapılarında ve kuşaktan kuşağa aktarılan sessiz bir bilgelikte saklıdır…

Alaçatı'nın geleceğini inşa ederken, geçmişinin hatıralarını ne kadar koruyabiliyoruz? Bu soruyu kendimize sormayı bıraktığımız gün, yalnızca kasabayı değil, kendimizi de kaybederiz.

Bir kasaba, hafızası kadar yaşar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ Şehir Plancısı Sayın Ercüment Şahin; Alaçatı’nın bugünlere gelmesinde önemli pay sahibi ve en çok mücadele etmiş isimlerden biridir. 1984 yılında İmar ve İskân Bakanlığı'nda görev yaparken, dönemin Alaçatı Belediye Başkanı Rahmetli Nazım Aydoğdu ile yolu kesişir. Başkan Aydoğdu, Alaçatı'nın geleceği üzerine yapılan bir görüşmede Ercüment Şahin'in bilgi birikiminden ve kent vizyonundan etkilenir. Sohbetin sonunda ona anlamlı bir teklifte bulunur: "Gel, Alaçatı'nın geleceğini birlikte kuralım." Bu davet, yalnızca bir iş teklifi değil, Alaçatı'nın geleceğine yapılan bir çağrıydı. Ercüment Şahin de bu çağrıya kayıtsız kalmaz; bakanlıktaki görevinden ayrılarak Alaçatı Belediyesi'nde şehir plancısı olarak çalışmaya başlar. O yıllarda belediyeye yakın dükkânımda kendisini sık sık görürdüm. Sessiz, ciddi, çalışkan ve samimi bir insandı. Gösterişten uzak ama işine son derece bağlıydı. Belki de bu yüzden Alaçatı'nın bugün sahip...