Ana içeriğe atla

ÜRETEN ALAÇATI’DAN TURİZMİN ALAÇATI’SINA

 ÜRETEN ALAÇATI’DAN TURİZMİN ALAÇATI’SINA

Bir kasabanın hafızasına, sokaklarına ve değişen hayatına dair bugün dükkânımın önünde oturup Alaçatı’nın caddelerinden geçen insan kalabalığını seyrediyorum. Kemalpaşa Caddesi’nden Hacı Memiş’e, eski sokaklardan Yeni Mecidiye Mahallesi’ne kadar uzanan bu hareketliliğe bakarken, ister istemez geçmişe gidiyorum. Gözümün önünde bugünkü Alaçatı değil, yıllar önce yaşayan, çalışan, üreten ve kendi ayakları üzerinde duran başka bir Alaçatı beliriyor.Alaçatı, benim hafızamda yalnızca taş evleri, dar sokakları ve rüzgâr değirmenleriyle güzel bir kasaba değildir. O, aynı zamanda emeğin ve üretimin kasabasıdır. Türkmenlerin bölgeye yerleşmesiyle şekillenen, zaman içinde Rumların da yerleştiği; farklı insanların aynı coğrafyada emek verdiği, ticaret yaptığı ve hayat kurduğu bir yerdi. Camisiyle, kiliseleriyle, evleriyle, dükkânlarıyla ve üretim alanlarıyla kendi hayatını kurmuş bir kasabaydı.Geçmişte bu sokaklardan yalnızca insanlar geçmezdi. Eşekler, at arabaları ve yük hayvanları da bu hayatın bir parçasıydı. Üzüm taşınırdı, buğday taşınırdı. O geniş taş kapılar yalnızca evlerin girişleri değildi; üretimin, emeğin ve hayatın kapılarıydı. Evlerin bahçelerinde insanlar çalışır, ürünlerini değerlendirir, kimi zaman şarap üretir, kimi zaman anason ve başka tarım ürünleri yetiştirirdi. Alaçatı’nın limanı ve çevresi de bu üretimin dış dünyaya ulaşmasında önemli bir yere sahipti.

Bir düşünün… Bugün turistlerin fotoğraf çekmek için hayranlıkla baktığı o taş duvarların arkasında bir zamanlar gerçek bir hayat vardı. Sarnıçlarda yağmur suları biriktirilir, bahçeler bu sularla sulanırdı. İnsanlar doğanın imkânlarını bilir, suyunu korur, toprağını işlerdi. Ürettikleriyle geçinir, ihtiyaçlarını karşılar ve başkasına muhtaç olmadan yaşamaya çalışırlardı.

Bugün ise aynı sokaklara baktığımda başka bir Alaçatı görüyorum. İnsan kalabalığı hiç eksilmiyor. Kemalpaşa Caddesi’nde yürümek neredeyse başlı başına bir gösteriye dönüşmüş durumda. Restoranlar, kafeler, eğlence mekânları ve yüksek sesli müzikler Alaçatı’nın yeni yüzünü oluşturuyor. Elbette turizm kötü değildir. Bir kasabanın tanınması, ziyaret edilmesi, ekonomik olarak güçlenmesi güzel bir şeydir. Fakat insan bazen kendisine şu soruyu sormadan edemiyor: Biz Alaçatı’yı turizme kazandırırken Alaçatı’nın kendisini mi kaybettik?

Benim içimi acıtan da tam olarak budur. Çünkü Alaçatı yalnızca gezilecek bir yer değildir. Alaçatı’nın bir hafızası vardır. Bu hafızanın içinde çiftçiler, ustalar, esnaflar, Rumlar, Türkmenler, kadınlar, çocuklar, tarlalar, bağlar, değirmenler, eşekler, at arabaları, taş evler ve geniş kapılar vardır. O insanların hayatında üretmek bir zorunluluk olduğu kadar bir onurdu da.

Bugün şu sıkıntısından söz ediyoruz. Oysa geçmişte insanlar yağmur suyunu biriktirmek için sarnıçlar yapmıştı. Bugün betonlaşmadan, toprağın kaybolmasından ve tarımın gerilemesinden yakınıyoruz. Geçmişte ise bu toprakların insanları tarlalarını sürüyor, üzümünü yetiştiriyor, buğdayını üretiyor ve hayatlarını toprağın bereketiyle sürdürüyorlardı. Demek ki mesele yalnızca zamanın değişmesi değil; bizim doğayla ve üretimle kurduğumuz ilişkinin değişmesidir.Ben yıllardır Alaçatı’nın içinde yaşayan bir insan olarak bu değişimi yalnızca kitaplardan okumadım; gözlerimin önünde gördüm. Bugün kitapçı dükkânımın önünde otururken önümden geçen binlerce insanı seyrediyorum. Kimi fotoğraf çekiyor, kimi bir restorana giriyor, kimi Alaçatı’nın taş evlerine bakıp hayranlığını dile getiriyor. Ben ise onların baktığı taşların ardındaki hayatı düşünüyorum.Acaba bugün Alaçatı’nın sokaklarında yürüyen insanlar, bu taşların bir zamanlar kimlerin ayak seslerini taşıdığını biliyor mu? Acaba o geniş kapılardan içeri giren eşeklerin, at arabalarının, üzüm ve buğday yüklü insanların hikâyesini merak ediyor mu? Acaba bugün restoranların ve eğlence mekânlarının bulunduğu yerlerde bir zamanlar insanların nasıl çalıştığını, nasıl ürettiğini ve nasıl dayanışma içinde yaşadığını biliyor mu?

Ben Alaçatı’nın turiste kapısını kapatmasını istemiyorum. Tam tersine, Alaçatı herkes tarafından görülsün, tanınsın, sevilsin istiyorum. Ama Alaçatı yalnızca taş evlerden, restoranlardan ve eğlenceden ibaret kalmasın. Bu kasabanın ruhu da yaşasın. Çünkü bir yeri güzel yapan yalnızca binaları değildir; o binaların içinde yaşanmış hayatların izleridir.Bugün dükkânımın önünde otururken bazen kalabalığa değil, geçmişe bakıyorum. Gözlerimi kapattığımda sokaklarda üzüm ve buğday taşıyan insanları, bahçelerinde çalışan aileleri, sarnıçlarında yağmur suyu biriktiren evleri ve birbirleriyle sohbet eden komşuları görüyorum. Sonra gözlerimi açıyorum; aynı sokaklarda yüksek sesli müzikler, restoranlar ve büyük bir turizm kalabalığı var.Ve kendi kendime soruyorum: Alaçatı nereye gidiyor? Belki de asıl sorumuz bu olmamalı. Asıl soru, Alaçatı’nın nereye gittiğinden çok, bizden geriye ne bırakacağıdır. Çünkü kasabalar da insanlar gibidir. Yaşlanırlar, değişirler, büyürler. Fakat geçmişlerini unuturlarsa yalnızca isimleri kalır. Ben Alaçatı’nın isminin kalmasını değil, ruhunun yaşamasını istiyorum. Bir zamanlar üreten Alaçatı’nın, gelecekte de kendi değerlerini üreten, koruyan ve yaşatan bir Alaçatı olmasını diliyorum. Ben bugün hâlâ dükkânımın önünde oturuyorum. İnsanları seyrediyorum. Ama aslında yalnızca bugünü seyretmiyorum. Geçmişle bugün arasında oturmuş, Alaçatı’nın hafızasını dinliyorum. Ve içimden tek bir cümle geçiyor: Alaçatı’yı sevmek, yalnızca onun güzel taş sokaklarında yürümek değil; o sokaklarda yaşanmış hayatlara da sahip çıkmaktır…

Yorumlar

  1. Yazınıza katılıyorum ömer bey, baştan sonuna kadar haklısınız. Tabi sorunun büyümesine seyirci kalan gerek yerel yönetim gerek mülki amirler de buradan kendilerine pay çıkarmalıdır. Seviyesiz sokak eğlenceleri, göçebelerin uygun olmayan hareketleri, yüksek sesler ile açık hava club moduna girmeleri. Olayların neresinden bakarsanız bakın akıl tutulması yaşayabilirsiniz. Sadece üzülüyoruz gözlerimizin önünde eriyip gidiyor bir gün keşke denilecek ama her şey bitmiş olacak o zaman.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Çok doğru bir tespit. Yıllardır yazmama rağmen hiçbir yetkili üzerine alınmıyor…

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALAÇATI’NIN KIŞ UYKUSU

  Mart ayının ortasına geldik. Ekim ayının sonunda meyhaneler, barlar ve eğlence mekânları kapılarını kapatır. Böylece Alaçatı yavaş yavaş sessizliğe bürünür ve kasaba uzun bir kış uykusuna bırakılır. Sokakların gürültüsü diner. Işıklar azalır. Rüzgâr taş evlerin arasından daha rahat dolaşır. Yine de birkaç sulu yemek lokantası vardır ki, ekonominin zorluğuna rağmen ocağını söndürmez. Mücadele eder, kapısını açık tutar. Alaçatı’da kalanlara bir tabak sıcak yemek ve bir selam vermeye devam eder. Kış aylarında sokaklar sessizdir. İnsan görmeye hasret kalmış gibidir. Eskiden köşe başlarında yapılan sohbetler azalır, kahkahalar seyrekleşir. Kasaba sanki kendi içine çekilir. Ben ise bir kitapçı esnafı olarak dükkânımı yılın 365 günü açtım. Kış uykusu olsa da kapımız kapalı kalmadı. Bazen bir okur uğradı. Bazen yalnızca rüzgâr kapının önünden geçti. Ama dükkânın ışığı hep yandı. Şimdi Mart ayının ortasında o bilindik hareket yeniden başlıyor. Mekânlar kapılarını açmaya hazırlanıyor...

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI

  ALAÇATI’NIN KAYBOLAN HAFIZASI Halit Ziya Uşaklığil’in” İzmir Hikâyeleri ” kitabını üç kez okudum çünkü çok sevdiğim bir yazar. Kendisi İzmir hikâyeleri’ni anlatırkan bende kendimi   Alaçatı’nın taş sokaklarında yürürken kendimi buluyordum. bazen insan yalnızca bir kasabanın içinde değil, kaybolmuş bir zamanın içinde dolaştığını hissediyor. Halit Ziya Uşaklıgil bana tam da bunu düşündüren yazarlardan biridir. Onun İzmir hikâyelerini okurken yalnız insanları değil, bir şehrin ruhunu görürüz. Çünkü Halit Ziya, sokakları anlatırken aslında hafızayı anlatıyordu. Kaybolan sesleri, değişen hayatları, eski konakların içindeki yalnızlığı yazıyordu. Bir sokağın, bir evin, hatta havasız bir odanın bile nasıl bir karaktere dönüştüğünü gösteriyordu. Onun hikâyelerinde mekân yalnızca bir arka plan değildir; yaşayan, hisseden ve insanın kaderine ortak olan bir varlıktır. Belki de bu yüzden Halit Ziya’nın satırlarında insan, geçmişin sessizliğini duyar gibi olur. Halit Ziya İzmir’i anlatı...

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ

ALAÇATI'NIN GELİŞİMİ Şehir Plancısı Sayın Ercüment Şahin; Alaçatı’nın bugünlere gelmesinde önemli pay sahibi ve en çok mücadele etmiş isimlerden biridir. 1984 yılında İmar ve İskân Bakanlığı'nda görev yaparken, dönemin Alaçatı Belediye Başkanı Rahmetli Nazım Aydoğdu ile yolu kesişir. Başkan Aydoğdu, Alaçatı'nın geleceği üzerine yapılan bir görüşmede Ercüment Şahin'in bilgi birikiminden ve kent vizyonundan etkilenir. Sohbetin sonunda ona anlamlı bir teklifte bulunur: "Gel, Alaçatı'nın geleceğini birlikte kuralım." Bu davet, yalnızca bir iş teklifi değil, Alaçatı'nın geleceğine yapılan bir çağrıydı. Ercüment Şahin de bu çağrıya kayıtsız kalmaz; bakanlıktaki görevinden ayrılarak Alaçatı Belediyesi'nde şehir plancısı olarak çalışmaya başlar. O yıllarda belediyeye yakın dükkânımda kendisini sık sık görürdüm. Sessiz, ciddi, çalışkan ve samimi bir insandı. Gösterişten uzak ama işine son derece bağlıydı. Belki de bu yüzden Alaçatı'nın bugün sahip...