KOMŞULUKLARIN GÜZEL İNSANLARI
Bir gün evden çıkmış, sokağın başına doğru yürüyordum.
Huriye ablanın evinin önünden geçerken içeriden seslendi: “Ömer, evladım,
nasılsın, iyi misin?”
Adımlarımı durdurup geri döndüm. Huriye abla kapısının
önünde, yüzünde her zamanki sıcak gülümsemesiyle bana bakıyordu. O an anladım
ki mahallede insan yalnızca kendi evinde yaşamaz; komşularının ilgisinde,
sesinde ve hatırında da var olur. Bir kapının önünde sorulan birkaç kelime,
insanın bütün gününü güzelleştirebilir. Huriye abla çok önce evlenmişti. Ben de
o yıllarda önce Dursune ablanın evinde kiracı olarak oturdum, ardından Adil
Karayılan’ın deprem evine taşındım. Böylece Ahmet Çetin’in eşi Huriye ablayla
birkaç yıl karşılıklı komşuluk yaptık.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o yılların hayatımın en güzel
dönemlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Çünkü o zamanlar komşuluk yalnızca
aynı sokakta oturmak değildi. İnsanlar birbirinin kapısını, sesini, derdini ve
sevincini bilirdi. Bir evin ışığı erken söndüğünde merak edilir, bir insan
birkaç gün görünmediğinde hâli sorulurdu. Huriye abla, naifliği, bilgeliği ve
içten sohbetleriyle belleğimde yer etmiş güzel insanlardan biriydi. Onunla uzun
uzun konuşur, hayatın içinden meseleleri paylaşırdık. Evden her çıkışımda
karşıma çıkar, hâlimi hatırımı sorardı:
“Evladım, nasılsın, iyi misin?”
Bugün düşünüyorum da, bu cümle ne kadar sade görünse de
içinde büyük bir sevgi taşıyormuş. İnsan bazen uzun konuşmalardan çok, gerçekten
merak edildiğini hissetmeye ihtiyaç duyar. Birinin gözlerinin içine bakarak
“İyi misin?” demesi, insana yalnız olmadığını hatırlatır.
Mahallenin unutulmaz isimlerinden biri de komşumuz Mehmet
Şenol amcaydı. Yıllarca kahve çalıştırmış, nice insanı dinlemiş, onların
derdine ortak olmuştu. Mahallede sözü dinlenen, düşüncesine değer verilen bir
kanaat önderiydi. Rahatsız olduğu günlerde ben terzi dükkânımda çalışırken
uzaktan: “Ömer, Ömer!” diye seslenirdi.
Sesini duyduğumda hemen yanına giderdim. Benimle sohbet
eder, geçmişten, mahalleden ve hayattan söz ederdi. O çağrının içinde yalnızca
bir sesleniş değil, dostluk ve gönül yakınlığı da vardı. İnsan bazen birinin
kendisini çağırmasından bile değer gördüğünü anlardı.
Mehmet Şenol amcanın eşi Zühre abla da komşuluğun anlamını
davranışlarıyla gösteren güzel insanlardan biriydi. Evinin önünden selam
vermeden geçtiğimi görse hemen seslenirdi:
“Ömer, buradan selam vermeden geçilir mi?”
Ben de mahcup bir şekilde geri döner, selamımı verirdim. O
günlerde bu uyarıyı küçük bir sitem gibi görürdüm. Fakat bugün anlıyorum ki
Zühre abla bana yalnızca selam vermeyi değil, insan ilişkilerinin değerini de
öğretiyormuş. Çünkü selam, basit bir kelime değildir. “Seni görüyorum, seni
tanıyorum, seni önemsiyorum,” demektir. İnsanlar arasındaki bağı canlı tutan en
güzel köprülerden biridir.
O yılların mahallelerinde insanlar birbirlerinin yüzünü,
sesini, sevincini ve derdini tanırdı. Birinin kapısı uzun süre açılmadığında
merak edilir, bir komşunun yüzü asık görüldüğünde hâli sorulurdu. Herkesin huyu
suyu farklıydı; kimi sevgisini sözle, kimi davranışlarıyla gösterirdi. Ancak
samimiyet varsa insanlar birbirlerinin kabuğunun ardındaki iyiliği görmeye
çalışırdı.
Bugün Huriye ablayı, Mehmet Şenol amcayı ve Zühre ablayı
yalnızca eski komşularım olarak hatırlamıyorum. Onlar, birlikte yaşamanın bir
kültür olduğunu davranışlarıyla öğreten insanlardı. Bir kapı, bir ses, bir
selam ve birkaç güzel söz, insanın kendisini yalnız hissetmemesi için
yeterliydi.
Komşuluk, aynı sokakta ya da karşılıklı evlerde oturmaktan
ibaret değildir. Bir insanın hâlini sormak, sesini duyunca yanına gitmek,
selamını esirgememek ve gerektiğinde onunla bir fincan çay eşliğinde hayatı
konuşabilmektir. Zaman geçiyor. Sokaklar değişiyor, evler yenileniyor,
mahallelerin görünümü farklılaşıyor. Kimi insanlar uzaklaşıyor, kimileri de
aramızdan ayrılıyor. Fakat insanın gönlünde bıraktığı iz kolay kolay
silinmiyor. Yıllar sonra bile bir kapı önünde duyulan içten bir “Nasılsın
evladım?” sözü, bir kahve köşesinde yapılan sohbet ya da selam vermeyi
hatırlatan sıcak bir ses bellekte yaşamaya devam ediyor. Çünkü bazı insanlar
hayatımızdan geçip gitmez; içimizde bir iz bırakır ve biz onları hatırladıkça
yeniden yaşatırız. Huriye abla, Mehmet Şenol amca, Zühre abla…
Sizleri bu yaşımda yeniden hatırlamak ve bu anıları yazıya dökmek benim için bir vefa borcudur. İyi ki hayatıma dokundunuz. İyi ki insanlığın, nezaketin ve komşuluğun değerini davranışlarınızla gösterdiniz. Belki o günlerde bunların kıymetini yeterince düşünmüyorduk. Hayatın içinde yaşayıp gidiyorduk. Fakat insan yaş aldıkça, geçmişte yaşadığı küçük anların aslında ne kadar büyük anlamlar taşıdığını daha iyi anlıyor.
Şimdi biliyorum ki insanın hayatını güzelleştiren yalnızca
sahip oldukları değildir. Asıl zenginlik, insanın yoluna çıkan güzel
insanlardır. Bir insanın gönlünde bıraktığı güzel iz, yıllar sonra bile
yaşamaya devam eder. Bir mahalleyi mahalle yapan binaları değil, birbirini
gözeten insanlarıdır. Bir sokağın hafızası taşlarında değil; o sokakta söylenen
selamlarda, paylaşılan dertlerde, birlikte içilen çaylarda ve unutulmayan
iyiliklerde saklıdır.
Dilerim yeni kuşaklar da komşuluğun bu sade ama derin
anlamını yaşatır. İnsanlar birbirlerinin kapısını çalmaktan, hâlini hatırını
sormaktan ve selam vermekten vazgeçmez. Çünkü insanlık çoğu zaman büyük
sözlerde değil, kapının önünde sorulan küçücük bir “İyi misin?” sorusunda
başlar. Bazen bir insanın hayatında unutulmayacak kadar güzel bir iz bırakmak
için bundan daha fazlasına gerek yoktur.
Huriye abla, Zühre abla, Mehmet Şenol amca, mekânlarınız
cennet olsun. Sizi saygı ve sevgilerimle anıyorum.
Kalın sağlıcakla…

Yorumlar
Yorum Gönder