Alaçatı’nın İbroş Abisi

 

Alaçatı’nın İbroş Abisi

Bazı insanlar vardır; isimleri nüfus kâğıdında yazar ama gerçek adlarını hayat verir. İbrahim Tuncel de onlardan biridir. Alaçatı’da onu kimse İbrahim Tuncel diye çağırmaz. O, çocukluğundan bugüne herkesin dilinde “İbroş”tur. Bu, bir lakaptan çok daha fazlasıdır; aidiyetin, tanışıklığın, güvenin kısaltılmış hâlidir.

İbroş Abi’nin hikâyesi, 1918 yılında Arnavutluk’tan göçle başlar. Ataları, umutlarını bohçalarına sarıp Alaçatı’ya yerleşir. Toprak onları kabul eder; onlar da toprağı. Ve yıllar sonra, bu toprakların bağrında İbroş abi dünyaya gelir. Bugün 84 yaşında… Ama yaşı, takvimle değil; sürdüğü tarlalarla, diktiği ağaçlarla, emekle ölçülür.

Gençliğinden itibaren hayatını tarıma adamıştır. Tütün ekmiştir, anason ekmiştir. Domatesten soğana, zerzevatın her çeşidi onun elinden geçmiştir. Toprakla konuşmayı bilenler vardır. Ne zaman su ister, ne zaman dinlenmek ister? Anlarlar. İbroş abi de onlardandır. Tarlalarının bir köşesine zeytin, bir köşesine meyve ağacı dikerken aslında geleceğe notlar düşmüştür. “Ben giderim,” demiştir belki içinden, “ama bunlar kalır.”

Öyle zamanlar olmuştur ki tarlayı beygirlerle sürmüştür. Demirin toprağa değdiği, insanın gücünü hayvana, hayvanın sabrını insana emanet ettiği yıllar… Haftada bir gün caminin etrafındaki pazar yerinde kendi yetiştirdiği ürünleri satar; kazandığı parayı cebinde değil, yine toprakta saklardı. Çünkü o, paraya değil; toprağa güvenirdi. Toprağın kimseyi yarı yolda bırakmadığını bilirdi.

İbroş abinin hayatı sadece üretmekten ibaret değildir; paylaşmak da bu hayatın temel direğidir. Aile bağları güçlüdür. Misafirlikler eksik olmaz, sofralar kalabalık olurdu. Sohbetler tarımdan sağlığa, hayattan insan olmaya uzanırdı. Çünkü o bilir ki toprakla uğraşan insan, zamanı da sabrı da öğrenir.

İki kızı ve bir oğlu vardır. Kızları evlenmiş, oğlu da evli olup onunla birlikte çalışmış, omuz omuza emek vermiştir. Birlikte üretmiş, birlikte kazanmışlardır. Zaman değişmiş, Alaçatı başka bir yüze bürünmüştür. İbroş Abi de bu değişime sırtını dönmemiş; iki evini birleştirerek güzel bir otel yapmıştır. Bugün bu oteli oğlu, ailesiyle birlikte, büyük bir özen ve keyifle işletmektedir. Bu, emeğin kuşaktan kuşağa sessizce devredilmesidir.

Hayatı boyunca ağzına bir damla dahi alkol ve sigara almamış, bedenini ve ruhunu yormamıştır. Sağlıklıdır, güçlüdür. Belki de bunun sırrı, sabah toprağa basarak uyanmakta; akşam alnındaki terle günü kapatmaktadır. Çünkü bazı ömürler vardır, doğaya karşı değil; doğayla birlikte yaşanır.

İbroş abi, Alaçatı’nın yaşayan hafızalarından biridir. Onun ellerinde toprağın çizgileri, yüzünde emeğin izi vardır. O, bize şunu hatırlatır: “İnsan ne kadar sahip olduğuyla değil, neye sadık kaldığıyla yaşlanır.”

Sağlıkla, huzurla geçecek nice yılların olsun İbroş abi… Toprak seni tanıyor, biz de…

 

Rüzgârın Hatırlattıkları

Bazı kasabalar vardır; insan orada sadece yaşamaz, hatırlar. Alaçatı benim için hep böyle bir yer oldu. Taşlarına bastıkça geçmişin sesi gelir; rüzgâr estikçe zamanın üstü açılır.

1994 yerel seçimlerine giderken Alaçatı’da alışıldık siyasetin dışında bir hava vardı. O yıllar, kararların dar odalarda alındığı, seslerin duvarlarda boğulduğu yıllardı. Biz ise sözü sokağa çıkardık. Kahvehanelerde, sokak aralarında, rüzgârın yön verdiği sohbetlerde buluştuk.
Çünkü bazı kararlar masa başında değil; insan yüzüne bakılarak alınır.

Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokratik Sol Parti Alaçatı örgütleriyle uzun uzun konuştuk. Bir adaylığı değil, bir kasabanın geleceğini tartıştık. Aslında geleceği değil; emaneti konuştuk. Sonunda iki parti birleşti ve beni ortak aday olarak halkın karşısına çıkardı. O an anladım ki siyaset, bazen kazanmak değil; doğru yerde durabilmektir.

Benim siyaset anlayışım hiçbir zaman plan çizimlerinden ibaret olmadı. Çünkü bilirim: halktan kopuk her proje, önce ruhunu kaybeder; sonra kendini. Bu yüzden Alaçatı’yı anlatırken projelerden önce hikâyeler anlattım. Taş evlerin neden taş kaldığını, sokakların neden dar olduğunu, rüzgârın neden susturulmadığını anlattım. Büyümenin her zaman çoğalmak olmadığını; bazen olduğu gibi kalabilme cesareti olduğunu konuştuk yıllarda Alaçatı bugünkü gibi değildi. Biraz yalnızdı, biraz içine dönüktü. Turist gelmezdi belki ama emek vardı, üretim vardı. İnsanlar az konuşur ama söyledikleri yerini bulurdu.
Ben Alaçatı’nın betonla değil; akılla, estetikle ve vicdanla gelişmesi gerektiğine inanıyordum.
Çünkü beton yükselir; ama hafıza derinleşir.

1570 yılında bu topraklara gelen Alacaat aşiretinin son temsilcilerinden biri olarak Alaçatı’yı yetmiş yılı aşkın süredir tanırım Taşını tanırım, rüzgârını tanırım. Ama en çok suskunluğunu bilirim.  Bu yüzden Alaçatı benim için bir yer değil; bana bırakılmış bir sorumluluktur.

Seçimleri kazanamadık. Ama bazı yenilgiler vardır ki insanı geriye değil, daha derine götürür.
Seçimlerden sonra da Alaçatı için çalışmayı sürdürdüm. Tarihi yapıların, kiliselerin yok edilmesine razı olmadım. Bir yapının işlevi değişebilir; ama yok oluşu, belleğin susmasıdır.

Bir kilisenin bugün cami olarak yaşamasına saygım vardır. Çünkü mesele taş değil; taşın taşıdığı anlamdır. Ama yıkılan iki kilise, Alaçatı’nın hafızasında hâlâ açık duran bir boşluktur.
Bazı boşluklar görünmezdir; ama insan yürürken takılır.

Çeşme Kent Konseyi Başkanlığı görevimde de aynı duruşu sürdürdüm. Rüzgâr güllerine karşı çıktım, toplantılara katıldım, uyardım. Çünkü Alaçatı’nın rüzgârı yalnızca enerji değildir; yön duygusudur. Bir kasabanın silueti bozulduğunda, insanın kendini tanıma biçimi de bozulur.

Bugün Alaçatı’ya baktığımda başka bir sessizlik görüyorum. Meyhaneler çoğaldı, ama sohbet azaldı. Ses yükseldi, söz hafifledi. Oysa Alaçatı hiçbir zaman bağırarak var olmadı. Onu ayakta tutan şey, alçakgönüllülüğüydü. Ben seçilmedim. Ama geri de çekilmedim. Çünkü bazı insanlar seçilmez; tanıklık eder. Yazmaya, söylemeye, hatırlatmaya devam ediyorum.

Alaçatı yalnızca geçmiş değildir. Gelecek de değildir. Alaçatı, insanın eline verilmiş bir sınavdır. Ve bazı sınavlar vardır ki notla değil, vicdanla geçilir.

Kalın sağlıcakla.

HAKİM NİHAT TINAZ; BIR ALAÇATI HAFIZASI

 

HAKİM NİHAT TINAZ; BIR ALAÇATI HAFIZASI

 Hakim Nihat Tınaz Alaçatı’nın yetiştirdiği önemli değerlerden biriydi. Sessizliğiyle konuşan, bakışıyla selam veren, kelimeleri seçerek kullanan bir zarafet timsaliydi. Alaçatılıydı. Ataları Arnavutluk’tan göç etmiş, kökleri derin, ailesi genişti. Babası Abdullah Tınaz’ı terzi dükkânımda tanıdım. Kumaş seçer, elbise diktirir, işini bilir, sözü ölçülü bir insandı. Ailenin çocukları okula gider, hayat yavaş ama sağlam adımlarla akardı.

Nihat Tınaz, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirerek hâkim oldu. İzmir’de ve ülkenin farklı yerlerinde görev yaptı. En uzun duraklarından biri Karaburun’du. Adalet dağıtırken gösterişten uzak, vicdanla yol alan bir hukuk insanıydı. Karaburun’da görevliyken Alaçatı’ya sık sık gelirdi. Terzi dükkânımın önünden geçerken başını hafifçe sallaması, kelimelere ihtiyaç duymayan bir selamlaşmaydı.

Yıllar sonra kitapçı dükkânımı açtığımda emekli olmuştu ve en sadık müşterilerimden biri hâline geldi. Çok okurdu. Kitapları yalnızca tüketmez, onlarla düşünürdü. “Ömer,” derdi bazen, “senin bu dükkân kadar benim de kitaplığım var.”

Sohbetlerimiz edebiyatla başlar, tarihle derinleşir, felsefeyle sessizleşirdi. Alaçatı’yı bir tarihçi titizliğiyle, bir bilge sakinliğiyle anlatırdı. Hangi evde kim yaşamış, hangi taş hangi hatırayı saklamış; hepsini bilirdi. Bana Alaçatı hakkında ne okumam gerektiğini, hangi satırların bu kasabayı gerçekten anlattığını hep o öğretti. İnsan ölünce yalnızca bedeni toprağa karışmaz; eğer ardında bilgi, zarafet ve iyi hatıralar bırakmışsa, ruhu anlatılarda yaşamaya devam eder. Nihat Tınaz da Alaçatı’nın anlatılarında yaşayanlardan oldu.

Onu rahmet ve minnetle anıyorum. Böyle insanlar eksildikçe, hatırlamak bir sorumluluk, anlatmak bir vefa borcu oluyor.

 Kalın sağlıcakla…

Alaçatı’nın Gönül Ustaları

 

Alaçatı’nın Gönül Ustaları


Bazı insanlar vardır; yaşadıkları yere yalnızca ayak basmaz, oraya ruhlarını da bırakırlar. Onlar bir kasabada yaşamaz, o kasabanın hafızası hâline gelirler. Alaçatı’nın geçmişini düşününce, bu hafızanın en sıcak köşelerinden birinde Tevfik Çakır durur.

Tevfik Çakır, Alaçatı’nın zamanının en yakışıklı delikanlılarından biriydi. Ailesi tütün işleriyle uğraşırdı. O yıllarda tütün yalnızca bir geçim yolu değil; sabrı, emeği ve paylaşmayı öğreten bir hayat biçimiydi. Evlerin önünde dizilen tütünler, edilen sohbetler ve söylenen şarkılar, bugünün aceleci dünyasında neredeyse kaybolmuş bir insani ritmi temsil ederdi.

Annesi Fatma abla, tütün dizerken söylediği şarkılarla bu ritmin sesi olurdu. Güzel bir sesi vardı; fakat asıl güzellik, o sesin taşıdığı içtenlikti. İnsan onu dinlerken hayatın yükünün hafiflediğini hissederdi. Belki de sanat dediğimiz şey tam olarak buydu: Gündelik hayatın içinden süzülen bir teselli.

Bu evde büyüyen çocuklar da bu iklimden nasibini aldı. Kızı Gülşen, annesinin şarkılarından ilham alarak Türk Sanat Müziği sanatçısı oldu. Sesi radyolardan yayıldı, bilmediği evlerin içine misafir oldu. Kardeşi Hayriye abla ise annesiyle birlikte hem çalıştı hem şarkı söyledi. Bu ailede emekle sanat, alın teriyle estetik yan yana yürürdü. En önemlisi de aralarındaki sevgi ve saygıydı; açık fikirli, demokrat ve insanı merkeze alan bir duruşları vardı.

Tevfik abi ise esprisiyle, muhabbetiyle çevresindekilerin gönlünü kazanan bir insandı. Ben bir dönem terzi çırağıyken, aramızdaki yaş farkına rağmen bana her zaman bir ağabey gibi yaklaştı. Büyükannemle sohbet ederken terzilikle ilgili anlattıklarımı ertesi gün dükkâna gelip tatlı tatlı ti’ye alırdı. O şakalar, insanın varlığının fark edildiğini hissettiren küçük ama kıymetli dokunuşlardı.

Zaman değişti, tütün işleri bitti. Hayat başka yönlere aktı. Tevfik abinin ağabeyi Erdoğan abi uzun yıllar inşaat ustalığı yaptı; Erdoğan abisiyle birlikte çalıştılar. Emek, dostluk ve muhabbet, mesleklerin ve yılların ötesinde bir bağ kurdu aralarında.

Sonra hayat, herkes gibi Tevfik abiyi de sınadı. Önce eşini, ardından kızını kaybetti. Acı, insanın içini sessizce oyar. Kimi insan bu oyukta kaybolur, kimi ise oradan yeni bir anlam çıkarır. Tevfik abi, acıya rağmen hayata tutunmayı seçenlerdendi.

Oğlu Ersen’le birlikte evinin bahçesinde bir restoran açtılar. Burası yalnızca yemek yenilen bir mekân değil; emeğin, direncin ve yeniden ayağa kalkmanın sembolü oldu. Ersen’in mesleki birikimiyle büyüyen bu yer, zamanla dünyanın dikkatini çekti. Ama benim için asıl değeri, hâlâ bir çayın, bir kahvenin etrafında kurulan samimi sohbetlerdir.

Bugün Tevfik abi hâlâ çalışıyor. Hâlâ dükkânının önünden geçenleri çağırıyor, hâlâ muhabbetiyle insanın içini ısıtıyor. Çünkü bazı insanlar emekli olmaz; onlar yaşadıkları yere kök salar.

Tevfik abi, sen çok yaşa. O güzel yüreğinle, o derin sohbetlerinle Alaçatı’nın sana hâlâ ihtiyacı var.

Kalın sağlıcakla.

Alaçatı’nın Sessiz Hafızası

 

Alaçatı’nın Sessiz Hafızası

Alaçatı’nın tarihini ben kitaplardan okuyarak değil, yaşayanlardan dinleyerek öğrendim. Bu toprakların hafızası arşivlerde değil, insan yüzlerinde saklıydı. Ben Alaçatı’nın tarihini; terzi dükkânıma kahve içmeye gelen yaşlı ağabeylerimden öğrendim. Bir fincan kahvenin buharı yükselirken, kelimeler ağırlaşırdı. Kimi zaman bir sandalyeye oturur, kimi zaman camın önünde ayakta dururlardı. Mübadeleyle nasıl geldiklerini, neleri geride bıraktıklarını anlatırken gözleri dolar, sesleri titrerdi. O an anlardım ki tarih, sadece olan biten değil; katlanılan, susulan ve taşınan bir şeydi.


Büyüklerimiz anlatırdı; bu sokaklarda bizden önce başka hayatlar yaşanmış, evlerin taşları başka diller duymuş, aynı kapılardan başka insanlar girip çıkmış. Biz çocukken bunu bilmezdik. O taş evlerde Oyun oynarken, tarihin içinde koştuğumuzun farkında değildik. Rum ustaların yaptığı kalın duvarlı evler yazın serin, kışın dirençliydi. Pencereleri rüzgârı içeri davet edecek şekilde konumlandırılmıştı. Biz buna mimari demezdik; “ev böyle olur” sanırdık. Meğer o evler, insanın doğayla kurduğu saygılı ilişkinin taş hâliymiş. Yel değirmenleri bizim için bir manzaraydı, büyüklerimiz için ise hatıraydı. “Eskiden çalışırdı” derlerdi. Rüzgâr estiğinde yalnızca hava değil, geçmiş de hareketlenirdi. O rüzgârla öğütülen buğdayın, paylaşılan ekmeğin, aynı sofrada oturmanın hikâyesi anlatılırdı.


Mübadeleyi yaşayan kimse kalmamıştı belki ama izleri her yerdeydi. Kapı tokmaklarında, kemerli girişlerde, duvarlara kazınmış işaretlerde… Yeni hayatlar kurulmuştu bu evlerde ama eski hayatlar tamamen silinmemişti. Tarih, gündelik hayatın içine karışmıştı; biz fark etmeden. Bağlardan söz edilirdi hep. Alaçatı bir zamanlar üzümüyle, tarlasıyla, emeğiyle anılırdı. Bugün sokak olan yerlerin eskiden bağ yolu olduğunu öğrendiğimizde şaşırırdık. Oysa Alaçatı, her zaman çalışarak var olmuş bir yerdi. Benim Alaçatım’da tarih sessizdi. Müzelerde değil, kapı önlerinde, bir terzi dükkânında, bir kahve sohbetinde anlatılırdı. Ben bu hikâyeleri kitaplardan değil, o günleri yaşayanların gözlerinden dinledim. Belki de bu yüzden, Alaçatı’nın geçmişi bana uzak gelmez. Hâlâ yanımdadır; bir fincan kahvede, bir dikiş sesinde, bir suskunlukta… Bu satırları, zihnimde kalan tarihleri gelecek genç nesillere aktarmak için yazıyorum. Çünkü anlatılmayan tarih, sessizce kaybolur.  Kalın sağlıcakla.

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN GÖLGESİ

 

ALAÇATI’NIN KAYBOLAN GÖLGESİ

Bir kasabanın ruhu, yalnızca taşında toprağında değil; gölgesinde, selamında ve sessizliğinde saklıdır. Alaçatı, eskiden bakirdi. Yavaş ve insancıldı.

Pazar kurulan ana caddede, ki o caddenin adı şehitler caddesiydi. Rumlardan kalma dut ağaçları sıralanırdı. O dut ağaçlarının altında akşamüstleri yürüyen insanlar vardı: Öğretmenler, nahiye müdürü, jandarma komutanı ve kasabanın saygın simaları… Herkes birbirini tanır, herkes birbirine selam verirdi. Öğrenciler öğretmenlerini gördüğünde saygıyla başını eğerdi; bu, yazılı olmayan ama herkesin bildiği bir terbiyeydi.

Cumhuriyet Meydanı’na varılır, belediye kahvesinde dut ve biber ağaçlarının gölgesine oturulurdu. Serin rüzgâr çayın buharına karışır, sohbetler ağır ağır akar, kimse acele etmezdi. Alaçatı, insanın insana değdiği bir yerdi.

Bugün ise “gelişme” adı altında her taraf betonla çevrildi. Evler yükseldi ama gölgeler kayboldu. Kahvehaneler kapandı; yerlerini barlar, restoranlar aldı. Alaçatı’nın emeklileri, yaşlı amcaları, teyzeleri artık oturacak bir bank, dinlenecek bir köşe bulamaz oldu. Bir çay içip sohbet edebilecekleri mekânlar ya yok oldu ya da fiyatlarıyla onları dışarıda bıraktı.

Oysa bu kasabanın sahipleri yalnızca turistler değil. Burada yaşayanlar, yaşlananlar, emek verenler de var. Çeşme ve Dalyan’daki üniversitelerde okuyan gençler de Alaçatı’yı görmek istiyor. Ceplerinde para olmayabilir; ama kütüphaneden aldıkları kitabı okuyabilecekleri, kimsenin rahatsız etmediği bir park, bir sandalye, bir ağaç gölgesi arıyorlar. Ne yazık ki onu da bulamıyorlar.

Belediyeler çocuk parkları yapıyor, elbette bu kıymetlidir. Ama bir kentin vicdanı, yalnızca çocuklara değil; yaşlılara, öğrencilere ve yoksun bırakılanlara da bakabildiği ölçüde gelişir. Yaşlıların sessizce oturabileceği, öğrencilerin kitabını açabileceği, uygun fiyatlı çay-kahve içilebilecek kamusal alanlar düşünülmek zorunda değil midir?

Bir kent, sadece tüketilen bir vitrin olmamalı. Yaşanan bir yer olmalı. Alaçatı, rüzgârıyla, ağacıyla, insanıyla bir bütündü. Bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:
Bu kasabada yaşayanlar, hâlâ kendilerine ait bir gölge bulabiliyor mu?

Çeşme Belediyesi ve değerli yöneticilere çağrımdır: Alaçatı’yı yalnızca turizmin değil, insanlığın da merkezi olarak düşünmek zorundayız. Bankları, parkları, sessiz alanları yeniden planlamak; yaşlıya, gence, öğrenciye yer açmak bu kente bir lütuf değil, bir sorumluluktur.

Çünkü kentler, betonla değil; insana verdikleri değerle yaşar.

 

Sessizlikle Konuşan Kasaba

 

Sessizlikle Konuşan Kasaba

Bazı yerler vardır; haritadan silinmez ama ruhtan çekilir.

Alaçatı bugün biraz böyle bir yerde duruyor. On beş yıl önce bu kasaba evet, ben hâlâ kasaba demekte ısrar ediyorum akşamları nefes alırdı. İnsan sesiyle, çay buharıyla, kahve sohbetiyle… Günün yorgunluğu kahvelerin ahşap masalarında çözülür, hayat herkes için biraz olsun hafiflerdi. Çalışanlar işten, tarım emekçileri tarladan döner; kimse evine kapanmazdı. Çünkü ev, insanın yalnız kaldığı yerdi; hayat ise dışarıdaydı.

Şimdi dışarısı suskun. Yetmiş dört yaşındayım. İnsan bu yaşta geçmişi daha çok hatırlar sanır ama asıl fark edilen, bugünün eksikliğidir. Bu yıl Alaçatı’yı ilk kez bu kadar sessiz yaşadım. Sabah kahvaltımdan sonra dükkanımı açıyorum. Saatler geçiyor. Kapıdan içeri giren olmuyor. Siftah yapmadan dükkanımın kapısını kapatıp eve dönüyorum. Akşamı kitaplarla geçiriyorum gecemi; çünkü konuşacak insan kalmayınca insan, kelimelere sığınıyor.

Belki de felsefe tam burada başlıyor:

İnsan, sesini kaybeden bir yerde yaşamaya devam edebilir mi?

Alaçatı Belediyesi kapandıktan sonra, merkezde yaşayanların evlerini satıp sosyal konutlara taşınmasıyla birlikte kasabanın belleği de dağıldı. İş yok, tütün yok, tarla yok. “Turizm merkezi olacak” denildi. Turizm geldi belki ama hayat gelmedi. Çünkü turizm, bir yere insan getirir; hayat ise insanı orada tutar.

Bugün Alaçatı’ya bakan gözler var ama burada yaşayan yürekler azaldı.

Ben kitap okudukça kelimelerim çoğalıyor. Okudukça anlatma ihtiyacım artıyor. Çünkü Alaçatı, yalnızca taş evleriyle değil; yaşanmışlıklarıyla, alın teriyle, sohbetleriyle var olmuş bir memleket. Büyüsü buradaydı. Ve büyü, betonla değil; insanla korunurdu.

İki kitap yazdım. Yetmedi. Çünkü bazı yerler bir kitapla anlatılamaz. Alaçatı’nın derdi benim derdim oldu artık. Yazmak, benim için bir hatırlama değil; bir direnme biçimi. Unutmaya karşı küçük ama inatçı bir çaba. Artık resmiyette bir mahalleyiz. Çeşme’ye bağlıyız. Hizmet alıyoruz belki ama kimlik, hizmetle ölçülmüyor. Kimlik, kendini yönetme hakkıyla, kendi sesini duyurma imkânıyla yaşar.

Bazen düşünüyorum:

Eğer bir gün Alaçatı yeniden belediye olursa, belki sadece binalar değil; hatıralar da korunur. Belki kahveler yine dolar. Belki akşamlar yeniden konuşur.

 

Ben hâlâ buradayım.

Bir masanın başında, kitapların arasında,

Sessizliğe karşı yazıyorum.

Çünkü bazı kasabalar,

Ancak anlatıldıkça yaşar.

Kalın sağlıcakla.

BİR DÖNEMİN SESSİZ CESARETİ VE CAVİT ÖĞRETMEN

 1970’li yıllardı. Alaçatı’ya bir öğretmen geldi. Kimi “sürgün” dedi, kimi “tayin”. Oysa biz daha ilk bakışta anladık: Bu adam gönderilmezdi, bir yere emanet edilirdi. Adı Cavit Sarpunlu’ydu.

Yakışıklıydı, evet. Ama asıl yakışıklılık yüzle ilgili değildir; insanın duruşuyla, susuşuyla, bakışıyla ilgilidir. Cavit Hoca’nın duruşu Cumhuriyet gibiydi: sade, inatçı, dirençli.

Samsunluydu. Eşi de Samsunluydu. Aynı köyden çıkmış, aynı yola omuz vermişlerdi. Türkiye’nin dört bir yanını dolaşmıştı Cavit Hoca. Gittiği her yerde çocuklara yalnızca harfleri değil, hayatı hecelemeyi öğretmişti.

Türkiye’nin dört bir yanını gezmişti Cavit Hoca. Gittiği her yerde çocuklara yalnızca okumayı yazmayı değil, hayatı hecelemeyi öğretmişti. Bir çocuğun gözlerinin içine bakarak “İnsan olmak” ne demektir, onu anlatmıştı. En sonunda Alaçatı’ya geldi.15 Eylül İlköğretim Okulu’nda ders anlattı. Ama biz biliyorduk: O, ders saatiyle sınırlı bir öğretmen değildi…

Yön oldu, umut oldu. Onlara başlarını öne eğmeden yürümeyi öğretti.

İsmail Güral’ın dükkânının üstündeki evde kirada otururdu. Mesai bitince mutlaka dükkânımıza uğrardı. Bir sandalyeye oturur, memleketin sorunlarını konuşurduk. Eğitimi, Cumhuriyet’i konuşurduk. İnsanı konuşurduk.

Üst kattaki Sabahat Yengemiz, yukarıdan çay demlerdi. Bazen kahve bazen çay ikram ederdi eli çok açıktı Sebahat yengemizin. O çaylar, kahveler sadece içilmezdi; bir dönemin dayanışmasıydı. Cam bardakta sunulan cesaretti.

1980’li yıllar gelmişti. Memleket sustu. Kitaplar suçlu, düşünceler tehlikeli ilan edildi. Cavit Hoca’nın evinde çok kitap vardı. Ama onlar herhangi kitaplar değildi; bir ülkenin vicdanıydı. Bir ülkenin düşünme çabasıydı.

Askerî yönetim başına bir iş açmasın diye kitapları saklayacak yer bulamadı.  Arkadaşım Emin Özen ile birlikte arazilere gittik. Kitapları kamufle ettik. Yakmadık. Yok etmedik. Toprağa emanet ettik. Çünkü bazı şeyleri toprak, devletten daha iyi saklar. 

Cavit Hoca öğretmenliği bir maaşlı iş olarak yapmadı. Öğretmenliği bir hayat yaptı. Cumhuriyet’i ezberleterek değil, yaşayarak öğretti. Öğrencilerine sadece bilgi değil, onur bıraktı. Hastalandığı yıllarda bile dükkâna inmeye devam etti. Yorgundu. Ama gözleri hâlâ aynıydı. İnsan yaşlanır, ama inanç yaşlanmaz.

Bugün Alaçatı’nın taşları yenilendi, sokakları değişti. Bazı insanlar vardır: isimleri tabelada yazmaz ama hafızada yaşar. Cavit Sarpunlu, Alaçatı’nın vicdanın da halâ ders anlatmaktadır.

Ve ben biliyorum ki: Bir çocuk, bir gün, hiç tanımadığı bir öğretmenin sayesinde doğru yerde durmuşsa öğretmen hâlâ hayattadır.

Kalın sağlıcakla.


Çeşme’yi Yazmadan Alaçatı Eksik Kalır

 Çeşme’yi Yazmadan Alaçatı Eksik Kalır

Yıllardır Alaçatı’yı yazıyorum.

Dar sokaklarını, taş evlerini, eski terzilerini, kahve önlerinde yarım kalan sohbetleri…
Ama Çeşme’yi hiç unutmadım. Çünkü Alaçatı’yı anlamak, Çeşme’yi bilmeden mümkün değildir. Bu iki yer, aynı rüzgârın iki ayrı nefesidir.

Çeşme, yalnızca bir tatil beldesi değildir; Cumhuriyet’in, siyasetin ve halkın hafızasında önemli bir duraktır. Demokrat Parti’nin ilk kuruluş yıllarında, Celâl Bayar’la birlikte Ilıca Mahallesi’nde yapılan o ilk miting, sıradan bir kalabalık değildir. O gün Ege’nin kıyısında, değişim isteyen insanların sesi yükselmiştir.

Yıllar içinde rahmetli Kelemi Ertan’ın ileri görüşlülüğü, ardından Ali Okyay’ın, Hulusi Öztin’in Abdurrahman Keskin’in, Saim Ertürk’ün ve Nuri Ertan’ın Faik Tütüncüoğlu’nun

emekleriyle Çeşme adım adım büyümüş, şekillenmiştir. Bu isimler sadece makam sahibi insanlar değil; Çeşme’nin yükünü omuzlamış, taşını toprağını dert edinmiş belediye başkanlarıdır.

Çaka Bey’i unutmamak gerekir.
Çeşme Savaşları’nı da…
Bu topraklar sadece yaz güneşiyle değil, tarih boyunca verilen mücadelelerle yoğrulmuştur. Çeşme, her dönem ayakta kalmayı bilmiş; rüzgâra karşı yürümeyi öğrenmiştir.

Evliya Çelebi, yüzyıllar önce Çeşme’ye geldiğinde, bu toprakların suyuna ayrı bir parantez açar. Seyahatnamesinde Çeşme’nin adını sadece bir yer olarak değil, bir bereket kaynağı olarak anar. Onun anlattığına göre Çeşme’deki çeşmeler gür akar, suları tatlı ve serindir. Yolcunun susuzluğunu giderir, yorgunluğunu alır. Evliya Çelebi’nin satırlarında Çeşme, suyuyla hayat veren bir belde olarak yer bulur.

Zaten Çeşme adını da bu bol ve bereketli sulardan alır.


Mahalle aralarındaki taş çeşmeler, yalnızca su akıtmaz; komşuluğu, paylaşmayı, birlikte yaşamayı öğretirdi. Kadınlar testilerini doldurur, çocuklar başında oynar, yaşlılar gölgesinde soluklanırdı. Çeşmeler, Çeşme’nin kalbidir aslında.

Bir zamanlar Çeşme, turizmde ülkeye yol gösteren yerlerden biriydi. Uluslararası şarkı yarışmaları yapılır, sanatçılar, artistler gelir, ülkenin gözü buraya çevrilirdi. O yıllarda Çeşme, Türkiye’nin dünyaya açılan pencerelerinden biriydi.

Çeşme Kalesi bugün hâlâ dimdik ayakta.
Etrafındaki tarihi binalar, mahalle aralarındaki taş evler de öyle…
Sessizdirler ama konuşurlar; bakmasını bilene geçmişi anlatırlar. Her duvarın, her kapının ardında bir hayat saklıdır.

Çeşme sadece deniziyle bilinmezdi.
Çeşme kavunu, Çeşme mandalini, Çeşme anasonu…
Bu bereketli topraklar eski Rus kayıtlarında bile geçer. Hele o mandalina bahçeleri… Bir dalından koparıp yediğinizde, güneşin tadı ağzınızda kalır. Çeşme mandalini, bu toprağın sabrıyla, rüzgârıyla ve emeğiyle güzeldir.

Eskiden Çeşme’nin terzileri vardı; ölçüyü mezurayla değil, gözle ve gönülle alırlardı. Nalbantları vardı; demiri döverken hayvanı da, insanı da tanırlardı. Alaçatı’da banka yokken, Çeşme’de Ziraat Bankası kurulmuştu. Bu bile Çeşme’nin geçmişte ne kadar canlı ve merkez bir yer olduğunu anlatmaya yeter.

Son yıllarda Çeşme’yi büyük bir turizm merkezi yapma hayali kuruldu. Niyet kötü değildi belki ama yol her zaman doğru yürünemedi. Çünkü Çeşme betonla değil, hafızayla büyür. Kültürü bilmeden, geçmişe kulak vermeden bu topraklar kendini teslim etmez.

Bugün Çeşme’nin tarihteki yeri ayrıdır.
Ne kadar değişirse değişsin, bu toprakların anlatacak sözü bitmez.
Ben de yazmaya devam ediyorum; Alaçatı’yı da, Çeşme’yi de…
Çünkü yazmak, hatırlamaktır.
Hatırlamak, bir kenti yaşatmaktır.

 

Selamsız Geçilmeyen Evlerden Selamsız Sokaklara

 

Selamsız Geçilmeyen Evlerden Selamsız Sokaklara

Alaçatı’da bir zamanlar bazı evler vardı; kapısından değil, gönlünden girilirdi.
Şaban Bey’in kızları Halide, Adalet, Hayriye ve Nihal… Özellikle Halide abla ile Adalet abla, Kemalpaşa Caddesi’nde yalnızca komşumuz değil, hayatımızın sessiz öğretmenleriydi.

Eski Alaçatı’da komşuluk bir görgü meselesi değil, bir vicdan hâliydi. O evlerin önünden selam vermeden geçilmezdi; çünkü selam, insan olmanın en sade, en sahici ifadesiydi. Halide abla ile Adalet abla bu inceliği sözle değil, yaşayarak öğretirdi.

Evleri her daim açıktı. Sofraları bereketliydi ama asıl bolluk yüreklerindeydi. Bir tabak yemek değil, bir parça muhabbet ikram ederlerdi. O sofralarda yalnız karınlar değil, kalpler de doyardı. İnsan kendini misafir değil, ait hissederdi.

Sokaktan her geçişimde bir sesleniş olurdu:
“Ömer, söyle Meryem’e gelsin; biraz laflayalım, kahvelerimizi beraber içelim.”
Bu bir davetti ama aslında bir hatırlatmaydı: İnsan insana lazımdır.

Bugün ise aynı sokaklardan bakıyorum hayata.
Dükkânımın önünden geçenlerin çoğu selam vermeden geçiyor. Selam, sanki bir lütufmuş gibi… Göz göze gelmemek için başını çevirenler, aceleyle yürüyenler, birbirine değmeden yaşamaya çalışan insanlar…

Dostluklar da eskisi gibi değil. Daha hızlı, daha yüzeysel, daha sessiz. Selamın yerini suskunluk, sohbetin yerini mesafe aldı. Oysa bir “merhaba”, insanın yükünü hafifleten en eski kelimeydi.

Şimdi dönüp baktığımda anlıyorum ki, kaybettiğimiz sadece eski evler, eski sokaklar değil. Birbirimize ayırdığımız zamanı, selamın değerini, komşuluğun ahlakını yitirdik. Selamsız geçilen sokaklar, aslında birbirine kapanan gönüllerin işareti.

Halide abla, Adalet abla ve onların temsil ettiği o güzel insanlar bugün aramızda değiller. Ama bize bıraktıkları bir miras var:
Komşuluk bir mekân değil, bir insanlık hâlidir.
Ve belki de her şey, yeniden bir selamla başlayabilir.

Kalın sağlıcakla 

 

Bir Şehrin Hafızası: Halit Ziya Uşaklıgil’in İzmir’i

 Bir Şehrin Hafızası: Halit Ziya Uşaklıgil’in İzmir’i

Bazı şehirler vardır; sokaklarıyla değil, hatırladıklarıyla yaşar. Haritalarda yeri değişmez belki ama insanların zihninde ve kalbinde durduğu yer sürekli yerinden oynar. İzmir de onlardan biridir. Bu yüzden İzmir’i anlamak, yalnızca bugünün kalabalığına bakarak mümkün değildir; biraz durmak, biraz geriye yaslanmak ve dinlemek gerekir. İşte tam bu noktada, bu şehrin belleğini tutan en sahici kalemlerden biri çıkar karşımıza: Halit Ziya Uşaklıgil.

İzmir Hikâyeleri, yalnızca anlatılmış olayların toplamı değildir. Bu kitap, kaybolmuş bir zamanın, artık sesi duyulmayan insanların ve silinmiş bir şehir ahlâkının edebî kaydıdır. Resmî tarihlerin, büyük yangınların, savaşların ya da rakamların anlatmadığını anlatır. Çünkü bir şehrin gerçek tarihi, çoğu zaman büyük olaylarda değil; küçük hayatların sessiz akışında saklıdır.

Halit Ziya’nın İzmir’i, bugünün aceleci, gürültülü ve sabırsız şehri değildir. Körfez’in sabah sessizliğiyle uyanan, akşamüstleri denizden gelen serinlikle soluklanan bir liman kentidir. Sokaklarda yankılanan ayak sesleri ağırdır; çünkü kimsenin bir yere yetişme telaşı yoktur. İnsanlar zamanın içinden geçmez; zaman onların etrafında dolaşır. Hayat, bugünkü gibi tüketilecek bir şey değil, yaşanacak bir hâl olarak durur insanların önünde.Bu hikâyelerde İzmir, yalnızca bir mekân değil; yaşayan, hisseden, hatırlayan bir karakterdir. Türkler, Rumlar, Ermeniler, Museviler ve Levantenler aynı gökyüzünün altında, aynı denizin kıyısında farklı hayatlar sürerken, farkında olmadan ortak bir şehir kültürü yaratırlar. Bu çokkültürlü yapı, bugün sıkça konuşulduğu gibi bir “çatışma” alanı değildir; daha çok bir alışkanlık, doğal bir beraberlik hâlidir. İnsanlar birbirine benzemez ama birbirine alışır. Halit Ziya bunu yüksek sesle anlatmaz; satır aralarına bırakır. Okuyan, dikkat ederse görür.

Anlatılan evler, konaklar, avlular ve cumbalar ise yalnızca mimari ayrıntılar değildir. Bunlar bir hayat terbiyesinin, bir yaşam ahlâkının izdüşümüdür: komşuluk, mesafe, saygı, sessizlik ve zarafet… Bugün şehir hayatında eksikliğini hissettiğimiz ne varsa, bu hikâyelerin içinde sessizce durur. Halit Ziya geçmişi yüceltmez; ama bugüne ince ve sarsıcı bir soru bırakır: Biz nerede eksildik?

İzmir Hikâyeleri, büyük olayların peşinden koşmaz. Bir bakışa, bir susuşa, bir akşamüstü gölgesine takılır. Çünkü bir şehrin ruhu tam da bu küçük ayrıntılarda saklıdır. Resmî tarihin kalın ciltlerle anlatamadığını, edebiyat bazen tek bir paragrafla sezdirir.

Halit Ziya’nın kalemi sayesinde İzmir, yalnızca hatırlanan bir şehir olmaktan çıkar; hissedilen bir hatıraya dönüşür. Bugün bu hikâyeleri okurken fark ettiğimiz şey şudur: Şehirler değişir, binalar yıkılır, sokaklar yenilenir. Ama yazıyla kayda geçen bir ruh, zamana direnebilir. Ve belki de bu yüzden İzmir Hikâyeleri hâlâ okunur.

Belki de bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Alaçatı’nın dar sokaklarında, yeni nesil meyhaneler yerine insanların birbirini gerçekten duyabildiği, sohbetin müziğin önüne geçtiği meyhaneler olsaydı, bu kasaba daha güzel olmaz mıydı? Masaların yalnızca tüketim için değil, hatırlamak ve paylaşmak için kurulduğu; seslerin yükselmediği, sözlerin kıymetlendiği mekânlar… Belki o zaman Alaçatı, yalnızca gezilen değil, yeniden hissedilen bir yer olurdu.

Kalın sağlıcakla…

Alaçatı’nın İsmail Güral Amcası.

 

Alaçatı’nın İsmail Güral Amcası.

Alaçatı’nın İsmail Güral amcayı çocukluk yıllarımda tanımıştım. Yıl 1964’tü. Ustamın kirada olduğu dükkânın sahibiydi. Sık aralıklarla dükkâna gelir, ustama selam verir ve kapının önündeki yeşil koltuğa otururdu. Hal hatır sorulduktan sonra muhabbete başlanırdı. Onun gelişiyle dükkânın havası değişirdi; söz ağırlaşır, zaman biraz yavaşlardı. İsmail amca Demokrat Partiliydi. Siyaset açıldığında eski günlerini anlatırdı. Alaçatı’da meclis üyeliği yapmış, kasabanın siyasal ve toplumsal hayatında aktif rol almış bir isimdi. Aynı zamanda Alaçatı’nın birçok yerinde arazileri vardı. “Göbene” dediğimiz mevkide, tarlalarının içinde bir yazlık binası bulunurdu; yazları orada oturur, kışları ise Alaçatı’daki dükkânımızın üstündeki güzel evine çekilirdi. O evin tam karşısında hastanemiz vardı; sonraları sağlık ocağına dönüştü. İsmail amcanın Alaçatı’ya hastane kazandırılmasında büyük emeği olmuştu. Ellili yıllarda, partili olmasının da getirdiği sorumlulukla, dönemin Sağlık Bakanı Ekrem Hayri Üstündağ ile yürüttüğü mücadele sonucunda Alaçatı bir hastaneye kavuşmuştu. Bu, onun Alaçatı’ya duyduğu bağlılığın somut göstergelerinden biriydi.

 Ne zaman evinden çıksa takım elbisesi ve kravatıyla gezerdi. Onu hiç spor giyimli hatırlamıyorum. Kendine özen gösteren, duruşuna dikkat eden bir amcaydı. Çok sigara içerdi; bu da onun eksik tarafıydı belki. Alaçatı’da tütünle uğraşır, eksperlik yapar, tütün alımıyla ilgilenirdi. 

Yeni Mecidiye Mahallesi’nde, tütün yapraklarının ayıklandığı bir fabrikası vardı. Selanik’te doğmuş, ama hayatının uzun bir bölümünü Alaçatı’da geçirmişti. Dört kızı, Üç oğlu vardı. Vefatından sonra çocukları bir araya gelerek bir vakıf kurdular. Batarya mevkii dediğimiz yerde geniş arazileri bulunuyordu; bu araziler üzerine yapılan okula İsmail Güral Okulu adı verildi. Böylece onun ismi Alaçatı’da yaşamaya devam etti ve ediyor. 

İsmail Güral amca, Alaçatı’nın daha güzel, daha yaşanır bir yer olması için siyaset alanında mücadelesini vermiş, kasabanın hafızasında iz bırakmış insanlardan biriydi. Onu hatırlamak, aslında Alaçatı’nın geçmişine saygı duymaktır. . İsmail amcam Alaçatı’mıza bıraktığın eserler nedeniyle teşekkür ederiz. Adın gelecek nesillerle birlikte hep anılacaksın. Mekânın cennet olsun.

Kalın sağlıcakla.

Toprağın Hafızası ve Betonun Sessizliği

 

Toprağın Hafızası ve Betonun Sessizliği

1980’li yılların Alaçatı’sı, Liman Ovası’nın bereketli topraklarında yalnızca ürün yetiştiren bir yer değil, insanla doğanın uyum içinde yaşadığı bir hayat sahnesiydi. O yıllarda Veysel Sezginer’in, Tahsin Bolayır’ın ve Nezir Ağa’nın tarlaları; domatesin kızıllığıyla, biberin yeşiliyle, patlıcanın moruyla adeta doğanın renk paletini yansıtırdı. Taze soğanların keskin kokusu, mısırların sarı başakları, toprağın insana sunduğu cömertliğin sessiz birer ifadesiydi.

Tahsin Bolayır’ın bahçesi, mevsimin sunduğu her nimeti içinde barındıran bir üretim aynası gibiydi. Liman Ovası’nın başka köşelerinde Enver Uzun ailesinin enginar bahçeleri ve Mustafa Şekerci’nin yemyeşil tarlaları uzanırdı. Bu topraklar yalnızca Alaçatı halkını değil, İzmir’e kadar uzanan sofraları besleyen bir yaşam damarına dönüşürdü. Çünkü üretim, sadece karın doyurmak değil; insanın toprağa bağlılığını, sabrını ve emeğini anlamlandıran bir varoluş biçimiydi.

Nisan ayı geldiğinde Alaçatı’da hayat başka bir ritme bürünürdü. Tütün fidelerinin toprakla buluşması, sabrın ve emeğin en zarif yolculuğunun başlangıcı olurdu. Yaz boyunca büyüyen tütün yaprakları, hasat zamanı geldiğinde özenle toplanır, ardından büyük bir titizlikle iğnelere dizilirdi. Sonra o tütünler, Kıra mandala teline  asılarak güneşle, rüzgârla ve zamanla kurutulurdu.

Kuruyan tütünler evlerin en güzel odalarında dev istifler halinde saklanır, satış gününü beklerdi. O odalar yalnızca tütün değil, emeğin kokusunu, sabrın hikâyesini ve ailelerin geçim umudunu taşırdı. Alaçatı’nın daracık taş sokakları, o günlerde tütün balyalarıyla dolardı. Sokaklardan yükselen o keskin ama tanıdık koku, üretimin ve hayatın sürdüğünü anlatan görünmez bir işaret gibiydi. Gerçekten de o günler, emeğin insanı birbirine yaklaştırdığı güzel günlerdi.

O yıllarda su motorlarının çalışırken çıkardığı sesler bile bir gürültü değildi. Aksine, üretimin ritmini taşıyan bir sanat müziği gibiydi. O sesler, toprağın kalp atışı, emeğin nefesi, hayatın sürekliliğinin melodisiydi. İnsan o sesi duyduğunda, doğayla kurduğu bağın farkına varırdı. Çünkü üretmek, insanın dünyaya bıraktığı en saf izlerden biridir.

Bugün ise o bereketli bahçelerin yerinde beton duvarlar yükseliyor. Bir zamanlar sebzelerin filizlendiği, tütünlerin kurutulduğu topraklarda villalar, havuzlar ve çim bahçeler bulunuyor. Beton, insana konfor sunabilir; ancak toprağın sunduğu aidiyet duygusunu veremez. Çünkü beton mekân üretir, toprak ise hayat üretir.

Aslında burada kaybolan sadece tarım değildir. Kaybolan, insanın doğayla kurduğu ontolojik bağdır. İnsan toprağı terk ettiğinde, yalnızca üretim biçimini değiştirmez; aynı zamanda hafızasını, sabrını ve paylaşma kültürünü de yavaş yavaş kaybeder. Toprak, insanın geçmişiyle geleceği arasında kurduğu en güçlü köprüdür. O köprü yıkıldığında, geriye yalnızca hatıralar kalır.

Alaçatı’nın eski bahçeleri ve tütün odaları, sadece üretim alanları değil, bir yaşam felsefesinin temsilcisiydi. O bahçelerde büyüyen sebzeler ve evlerde kuruyan tütünler, insanın doğayla kurduğu saygı ilişkisini anlatıyordu. Bugün ise modern yaşamın hızına kapılan insan, toprağın sabrını unutmuş görünüyor. Oysa doğa acele etmez; fakat her şeyi zamanında gerçekleştirir. İnsan ise hızlandıkça, köklerinden uzaklaşır.

Belki de bugün yapılması gereken, geçmişi yalnızca bir nostalji olarak hatırlamak değil; o üretim kültürünün ruhunu geleceğe taşıyabilmektir. Çünkü bir şehrin gerçek zenginliği, beton yapılarında değil; toprağını, emeğini ve hafızasını koruyabilmesinde saklıdır.

Alaçatı’nın rüzgârı hâlâ esiyor…
Belki o rüzgâr, Liman Ovası’nda yankılanan su motorlarının sesini ve dar sokaklarda taşınan tütün balyalarının kokusunu hâlâ içinde taşıyordur.

Kalın sağlıcakla..

 

Kokuların Peşinden Giden Hayat

 

Kokuların Peşinden Giden Hayat

Hayatı hep kokularla hatırladım.
Benim hafızam görüntülerden çok kokularla çalışır. Bir yerin, bir zamanın, bir insanın geride bıraktığı en kalıcı iz kokusudur. Bu yüzden hayat beni hiçbir zaman Google’dan değil, kokulardan yönlendirdi.

Çocukluğumda tanıdığım ilk koku kumaştı.
Terzi dükkânında asılı duran yünlerin, pamukların; ütünün buharına karışan o kendine has koku… Bana emeği öğreten ilk dersti o. Sabretmeyi, ölçüyü, beklemeyi… Bir ceketin omzu düzgün dursun diye harcanan sessiz çabayı.

Sonra kitap kokusu girdi hayatıma.
Sayfaları biraz sararmış, biraz nem çekmiş kitapların kokusu… O koku bana düşünmeyi öğretti. Sessizliği sevmeyi, kelimelerle yol almayı. Kitapçıda geçen saatler, aslında dünyayı anlamaya çalıştığım saatlerdi. Kitap kokusu, bana yalnız olmadığımı hissettirdi.

Bir de cami kokusu vardır hayatımda.
Temiz halı, ahşap, sabah serinliği… O koku insanın içine çektiği anda kalbini yavaşlatır. Orada acele yoktur, gürültü yoktur. Sadece durmak vardır. Kendinle baş başa kalmak.

Ben hayatı böyle yaşadım.
Terzilikle emeğin kokusunu, kitapçılıkla düşüncenin kokusunu, camiyle sükûnetin kokusunu tanıdım. Kimi zaman bir kivi bahçesinin ekşi tatlı kokusu bile yolumu değiştirdi. Çünkü ben hep kokuların peşinden gitti

.Bugün 74 yaşındayım.
Hâlâ kitap kokusuyla yaşıyorum. Alaçatı’da, küçücük bir dükkânda, raf raf dizilmiş kitapların arasında hayatla mücadele etmeye devam ediyorum. Çeşme’nin tek kitapçısı olarak, yılın 365 günü kapısını açık tutan bir kitabevinin emekçisiyim.

Bu mücadele sadece geçim mücadelesi değil.
Okunsun diye, gençler kitapla tanışsın diye, birileri yolu düşüp bir kitabın kapağını aralasın diye verilen bir mücadele. Çünkü inanıyorum ki; kitap okuyan bir genç, geleceğe daha sağlam basar.Bugün geriye baktığımda anlıyorum ki;
İnsan neyin peşinden giderse ona dönüşüyor. Benim yolumu tabelalar değil, kokular çizdi. O yüzden hâlâ bir kitabı elime aldığımda önce derin bir nefes alırım.

Çünkü bazı hayatlar gözle değil, burunla hatırlanır.
Ve ben, 74 yaşında hâlâ kitap kokusuyla yaşamaya, mücadele etmeye devam ediyorum.

Kalın sağlıcakla .

1974 Hatıralarım: Gençliğin Dikişleri

 

1974 Hatıralarım: Gençliğin Dikişleri

1974 yılıydı…
Henüz askerden yeni gelmiştim. Üzerimde askerlikten kalan disiplin, içimde ise geleceğe dair sessiz ama güçlü bir arayış vardı. Değerli dostum Emin Özen ile birlikte, sekiz yıl süren terzilik çıraklığının ardından artık kendi yolumuzu çizmemiz gerektiğini hissediyorduk. Yıllar boyunca iğneyle ipliğin sabrını öğrenmiş, ölçünün ve emeğin ne demek olduğunu ilmek ilmek belleğimize işlemiştik. Askerlikte de terzilik yapmış, mesleğimizin inceliklerini orada da pekiştirmiştik. Artık emek verdiğimiz bu sanatın karşılığını, hayatın içinde aramanın zamanı gelmişti.

Alaçatı’da, mahalle arkadaşlarımızla akşamları bir araya gelir, uzun uzun konuşurduk. Hayat önümüzde duruyor, bizi bir karar vermeye zorluyordu.
“Biz de ustalaştık,” diyorduk, “artık kendi terzi dükkânımızı açabiliriz.”
Belki biraz erkendi, belki şartlar zordu; ama sanatımıza sadıktık. İnancımız vardı. Bu işi alın terimizle, ölçüsünü kaçırmadan yapabileceğimizi biliyorduk.

Sekiz yıl boyunca terziliğe verdiğimiz emeği, askerlikte kazandığımız disiplini ve meslek ahlakını Alaçatı halkına sunmak istedik. Amacımız yalnızca para kazanmak değildi; insanlara güzel giyinmenin, özenin ve emeğin değerini göstermekti. Çünkü biz çok iyi biliyorduk ki takım elbise dikmek, belki bir mimari eser ortaya koymak değildi ama başlı başına kusursuz bir matematikti.

Bir ceketin omuzu, insanın duruşunu ele verir. Omuz çizgisi doğru oturmazsa ne kumaş kendini gösterir ne de beden rahat eder. Pensler vücudu sıkmadan sarmalı, bel ölçüsü ceketin akışını bozmamalıydı. Kol evi ne dar ne bol olur; kol takarken yapılan en küçük hata, ceketin bütün ahengini bozar. Pantolonda paça genişliği, diz kırımı, ütü izi… Hepsi birbiriyle konuşan, birbirini tamamlayan detaylardı.

Mezurayı elimize aldığımızda sadece ölçü almazdık; karşımızdaki insanın duruşunu, yürüyüşünü, hatta karakterini anlamaya çalışırdık. Çünkü her beden aynı ölçüde olsa bile hiçbir insan aynı durmazdı. Terzilik biraz da insanı tanıma sanatıdır. İğnenin kumaştan her geçişi bir karardı; bir santimin fazlası ceketi düşürür, bir santimin eksiği nefesi daraltırdı.

Gençtik ve mücadele etmek zorundaydık. Üstelik Kıbrıs Harekâtı’nın ardından ülkenin ekonomik ve sosyal şartları hiç de kolay değildi. Zaman zaman içimizden, “Bunu nasıl başaracağız?” diye sorduğumuz olurdu. Ama bildiğimiz bir şey vardı: Ölçüsü doğru alınan hiçbir iş insanı yarı yolda bırakmazdı.

Bu anlayışla, kısa sürede büyük sorumluluklar da üstlendik. Altın Yunus gibi büyük bir otelin personel üniformalarını, yoğun ve kısıtlı bir sürede eksiksiz teslim ettik. O günlerde zamanla yarışırken öğrendiğimiz şey şuydu: İş sadece dikmekle bitmiyor; verilen sözü tutmak, doğru ve samimi olmak en az dikiş kadar önemliydi. Bu işler sayesinde Alaçatı halkının güvenini kazandık. O güven, dükkânımızın kapısını her sabah biraz daha umutla açmamızı sağladı.

Dostumla birlikte çıktığımız bu yolda, tam on yıl boyunca aynı dükkânda omuz omuza çalıştık. İyi günler de oldu, siftahsız geçen günler de… Ama her dikişte biraz daha ustalaştık, her müşteriyle biraz daha güçlendik. Alaçatı halkı bizi sahiplendi; biz de işimizi namusumuz bildik.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok net görüyorum: O yıllar yalnızca bir meslek öğrenme dönemi değildi. O yıllar, hayatı ilmek ilmek ördüğümüz, sabırla kendimizi diktiğimiz yıllardı. Gençliğin heyecanıyla başlayan bu yolculuk; emeğin, dostluğun ve sanatına sadık kalmanın hikâyesine dönüştü.

Ve biz, bütün zorluklara rağmen, terziliği yalnızca bir meslek olarak değil; bir hayat terbiyesi olarak görüp bu mücadeleyi sonuna kadar taşımayı başarmıştık.

Kalın sağlıcakla
Ömer Önal

Alaçatı’nın İbroş Abisi

  Alaçatı’nın İbroş Abisi Bazı insanlar vardır; isimleri nüfus kâğıdında yazar ama gerçek adlarını hayat verir. İbrahim Tuncel de onlardan...