ECZACI EROL

 

ECZACI EROL

Erol ağabeyi 1974 yılında tanıdım. Avlanmayı çok severdi. Renault marka, sütlü kahverengi otomobiliyle dükkânımın önünden geçerek Hacımemiş Mahallesi’ndeki avcı arkadaşlarını ziyarete giderdi. Bazı günler arabasında Kaymakçı Kemal ağabey ile Cemil Özdeniz de olurdu. Hacımemiş Mahalleli olan Cemil ağabey, onu bir gün benim terzi dükkânıma getirdi. Kişisel tanışıklığımız ve dostluğumuz işte o gün başladı.

Erol ağabeyi konuşkan, cana yakın ve samimi bir insan olarak tanıdım. O günden sonra arkadaşlığımız giderek pekişti ve vefatına kadar da sürdü. Dükkânıma her uğradığında, eğer İzmir’den geliyorsa, elinde mutlaka bir ilaç torbası olurdu. Dostları ve arkadaşları, Alaçatı’da bulunmayan ilaçları kendisinden rica eder; o da bu ilaçları İzmir’den temin eder, üşenmeden ve erinmeden talep eden herkese evinde teslim ederdi.

Erol ağabey, Alaçatı Dikencik mevkiindeki arazisine ilk bina yapanlardandı. Abdurrahman Keskin ağabeyin belediye başkanlığı döneminde Alaçatı Belediyesi ilk kez kendi imkânlarıyla 18 uygulamasını hayata geçirmiş, Erol ağabeyin evinin bulunduğu bu semt kısa sürede gelişmişti.

Çok yakın dostu Sedat Soner, daire karşılığı mülk sahiplerinin arsalarına konutlar yapmıştı. Erol ağabey her hafta sonu mutlaka Tatar Çeşmesi’ndeki arazisine gider, mandalina bahçesini dolaşır, ardından İzmir’e dönerdi. İnsanları ve doğayı sevdiği gibi hayvanlara da ayrı bir düşkünlüğü vardı. Evinin bahçesinde güvercinler, kuzular, kümes hayvanları, tavşanlar ve daha pek çok hayvan beslerdi.

Alaçatı’daki evinin çevresi zamanla kalabalıklaşınca Birgi Köyü’nden bahçeli bir ev aldı. Sevinç yengeyle birlikte sık sık Birgi’ye giderlerdi. Döndüklerinde bana, “Ömer, Birgi Köyü’nü çok seviyorum,” derdi. Sakin ve sessiz bir hayatı sevmeye başlamıştı. Çok çalışkan bir insandı; onu hiç boş otururken görmedim. Bahçesi adeta bir cennet gibiydi. Her türlü çiçek ve ağaç vardı. Evinin yakınında büyük bir su kuyusu ve kuyunun başında güçlü bir su motoru bulunurdu. Bahçesini bu motor sayesinde sulardı.

1984 ve 1986 yıllarında Alaçatı’da iki kez belediye başkanlığına aday oldu; ancak seçimleri kazanamadı. Buna rağmen kendisine oy vermeyenlere karşı hiçbir zaman sitem etmedi.

Erol ağabey, Alaçatı’da bir işyeri açan herkesi desteklerdi. Tahir Yıldız, Ege Mutfağı adlı restoranı açtığında, “Ömer, hadi Tahir’in restoranına gidelim, zeytinyağlı bir şeyler yiyelim,” der ve beni de davet ederdi. Bunu pek çok kişi için yapmıştır. Benim çocuklarım Dostane Cafe Restoran’ı açtığında da aynı şekilde destek oldu. Alaçatılıların iş güç sahibi olması, kendi emekleriyle ayakta durmaları onu mutlu ederdi.

Erol ağabeyle ilgili anılarım çoktur. Kitaplarca yazsam yine de bitmez. Eşi Sevinç yengeye çok düşkündü. Onu kaybettikten sonra daha durgun bir hâle büründü. Bazen bana, “Ömer, hayatın tadı kaçtı,” derdi. Aramızda zaman zaman ağır şakalar olurdu; hiç kızmaz, hatta çoğu zaman aynı şekilde karşılık verirdi.

Erol ağabey tam bir Alaçatı sevdalısıydı. Nereye giderse gitsin,
“Bu Alaçatı’da ne var böyle; sanki kocaman bir mıknatıs beni buraya çekiyor,” derdi.

Erol ağabey, seni çok seviyoruz.
Cennet bahçelerinde, ışıklar içinde uyu.

 

BİLDİĞİMİZ ALAÇATI MI, YAŞADIĞIMIZ ALAÇATI MI?

 

BİLDİĞİMİZ ALAÇATI MI, YAŞADIĞIMIZ ALAÇATI MI?

 Alaçatı bugün herkesin bildiği bir yer. Fotoğraflarda, videolarda, sosyal medyada, dizilerde sürekli karşımıza çıkan; adı bilinen, yolu tarif edilen, mekânları ezberlenen bir yer. Ama garip olan şu ki, bu kadar çok bilinirken, bu kadar az yaşanıyor.

 Çünkü bir yeri bilmekle, bir yerde yaşamak aynı şey değildir. Eskiden Alaçatı’yı bilmek demek; sabahın hangi saatinde hangi sokaktan rüzgâr geçer, hangi evin kapısı erken açılır, kimin selamı kısa ama içtendir, bunları bilmekti. Bugün ise Alaçatı, gidilecek yerler listesinde bir durak, çekilecek fotoğraflar arasında bir fondan ibaret. Herkes Alaçatı’yı biliyor ama kimse onunla oyalanmıyor. Kimse durup dinlemiyor.

 Oysa Alaçatı aceleye gelmezdi. Bir kahve yarım saatte içilir, bir sohbet plansız uzardı. Zaman, saate değil, karşılaşmalara bağlıydı. Bugün her şey dakik, her şey programlı. İnsanlar Alaçatı’ya geliyor ama Alaçatı’ya denk gelmiyor. Bir başka kayıp da şurada:

 Eskiden burada insanlar görünmezdi; tanıdıktı. Şimdi herkes görünür ama kimse tanıdık değil. Kalabalık arttı, temas azaldı. Selam var ama devamı yok. Göz göze geliniyor ama durulmuyor.

 Alaçatı’nın taşları hâlâ yerinde olabilir. Evler restore edilmiş, sokaklar süslenmiş olabilir. Ama bir yerin ruhu, boya ile süs ile yenilenmez. Ruh, ancak alışkanlıklarda yaşar. O alışkanlıklar kaybolduğunda, mekân sadece sahne olur. Bugün Alaçatı biraz da böyle:

Herkesin sahnede olduğu, ama kimsenin oyunu izlemediği bir yer.

Ben bu yazıyı bir serzeniş olsun diye yazmadım. Ne geçmişi kutsuyorum ne bugünü toptan reddediyorum. Sadece şunu hatırlatmak istiyorum: Bir yer çok bilinir hale geldiğinde, korunması gereken ilk şey sessizliğidir. Çünkü sessizlik giderse, hafıza da gider. Alaçatı hâlâ kurtarılabilir mi? Belki. Ama bu, yeni tabelalarla, yeni yatırımlarla değil; yeniden yaşamayı hatırlamakla mümkün. Bir yerde durmayı, beklemeyi, acele etmemeyi yeniden öğrenmekle…

Herkesin bildiği bir Alaçatı olmak kolay. Ama kimsenin yaşamadığı bir Alaçatı olmak, işte asıl kayıp olan bu.

 Kalın sağlıcakla

 


 

 

Ömer Önal

Sinekli Bakkal’dan Alaçatı’ya: Aynı Hikâyenin İki Yüzü

 

Sinekli Bakkal’dan Alaçatı’ya: Aynı Hikâyenin İki Yüzü

Sinekli Bakkal’ı okuduğumda şunu düşündüm: Bu sadece bir roman değil, bir mahalle hafızasıdır. Halide Edip Adıvar bir semt anlatmıyor yalnızca; bir yaşam biçimini, bir insan ilişkisi kültürünü, bir geçiş sancısını yazıyor. Filmde bu duygu hissediliyor, romanda ise bütün çıplaklığıyla insanın içine işliyor.

Ve ben bu hikâyeyi okurken, zihnimde hep Alaçatı vardı.Çünkü Sinekli Bakkal’daki mahalle, eski Alaçatı’ya çok benzer.Herkesin birbirini tanıdığı, kimin hangi evden çıktığının bilindiği, kimin sesi güzel, kimin gönlü kırık, kimin içine kapanık olduğunun mahallece hissedildiği bir düzen… İnsanların isimlerinden önce hikâyeleriyle tanındığı bir hayat.Halide Edip’in anlattığı baba–kız mesafesi de Alaçatı’ya yabancı değildir.Aynı evin içinde iki ayrı dünya yaşayan kuşaklar…

Babaların suskunluğu, kızların anlamaya çalışan bakışları…Birinin geçmişe tutunması, diğerinin geleceğe yönelmesi…

Roman bunu çok derin anlatır. Filmde duygu vardır, romanda ise çatışmanın kökü vardır. Film izlenir, roman yaşanır.

Sinekli Bakkal’daki Rabia’nın dünyasıyla, eski Alaçatı kızlarının dünyası arasında görünmeyen bir bağ vardır: Sessizlik, edep, sabır ve içe dönük bir güç.

Babalar ise çoğu zaman sevgisini sözle değil, mesafeyle gösterir. Kızlar anlamaya çalışır, babalar susarak sever. Bu hâl, sadece bir romanın değil, bir coğrafyanın da gerçeğidir.

Halide Edip Adıvar’ın büyüklüğü şuradadır:

Ne geçmişi kutsar, ne bugünü yüceltir.

Sadece insanı anlamaya çağırır.

Bugün Alaçatı değişti.Sokaklar kalabalık, sesler yüksek, hayat hızlı.

Ama hâlâ bazı evlerin içinde eski Alaçatı yaşar.

Sessiz sofralarda, eski sandıklarda, unutulmayan hikâyelerde…

Sinekli Bakkal işte tam da bunu anlatır:

Bir yerin ruhu binalarla değil, insan ilişkileriyle yaşar.

Romanı kapattığımda şunu düşündüm:Sinekli Bakkal bir mahalle değil, bir hafızadır.Alaçatı da sadece bir yer değil, bir ruhtur. Ve asıl mesele şudur:Biz mahalleyi kaybettiğimizde, sadece sokakları değil, birbirimizi de kaybederiz. Kalın sağlıcakla

Alaçatı ve Çeşme’de Yağmur

 

Alaçatı ve Çeşme’de Yağmur

Alaçatı’da yağmur, gökten düşen bir doğa olayı değildir yalnızca; zamanın, taş sokaklara eğilip konuşma hâlidir. Her damla, geçmişten bugüne uzanan ince bir hatıra gibi iner. Kimi taş duvarların arasına sıkışır, kimi kapı önlerinde unutulmuş sessizliklere karışır. Yağmur başladığında Alaçatı ve çeşme susar; ama bu susuş bir yoksunluk değil, bir derinleşmedir.

Bu kasabanın taş evleri yağmuru tanır. Yüzyıllardır. Üzerlerine düşen her damlayı bir misafir gibi karşılarlar; acele etmeden, itiraz etmeden. Sokaklar parlar, ama bu parıltı yeni değildir. Yalnızca uzun zamandır üstü örtülmüş bir yüzey yeniden görünür olur. İnsan da böyledir aslında. Yağmur, içimizde unuttuğumuz tarafları sessizce ortaya çıkarır.

 

Alaçatı’da yağmur yürüyüş ister. Şemsiyesiz, plansız, düşünceli… Adımlar yavaşlar, bakışlar yere iner. Islanan taşlara bakarken insan kendi kırılganlığıyla karşılaşır. Günlük hayatın hızında sertleşen ruh, yağmurla birlikte yumuşar. Acele düşünceler susar; derin sorular kendine yer bulur.

 

Bu kasabada yağmur romantik değildir. Sahicidir, ağırbaşlıdır. Gürültüye ihtiyaç duymaz. Bir kahve fincanının buharında, kapı aralığından sızan loş bir ışıkta, eski bir kitabın sararmış sayfaları arasında var olur. Yağmur, Alaçatı’ya şunu hatırlatır: Her şey geçer, ama izler kalır. Taşta kalır, insanda kalır, hatırada kalır.

 

Belki de bu yüzden yağmurdan sonra hava açtığında Alaçatı biraz daha ferahlar; insan da öyle… Çünkü yağmur, yalnızca sokakları yıkamaz. İçimizde biriken tozu, fazlalığı, yorgunluğu da alıp götürür. Geriye sadeleşmiş bir sessizlik ve düşünmeye daha müsait bir kalp bırakır.

Kalın sağlıcakla…

23/01/2026

Eski Alaçatı’dan Kalan Bir İz: Şaban Özen

 Eski Alaçatı’dan Kalan Bir İz: Şaban Özen

Eski Alaçatı’nın sabahları başkaydı.
Taş sokaklar daha sessiz, selamlar daha sahici, zaman daha ağır akardı. İnsan, günün nereye varacağını değil; günün içinde nasıl duracağını düşünürdü. İşte o günlerin içinden, fark edilmeden ama unutulmadan geçen insanlardan biridir Şaban Özen.

Şaban Özen’i anlatmak, aslında bir insanı anlatmaktan çok bir zamanı hatırlamaktır. Kapıların kilitlenmediği, pencerelerin sokağa açık olduğu, herkesin birbirini adıyla bildiği yılların insanıdır o. Sabah erkenden başlayan gün, akşamüstü gölgeler uzayana kadar aynı dinginlikle sürerdi. Şaban Özen de o günlerin ritmine ayak uyduranlardan değil; bizzat o ritmi yaşatanlardandı.

Çok konuşmazdı derler; evet, lafı gereksiz yere uzatmazdı. Ama konuştuğunda, sanki geçmişten bir cümle düşerdi ağzından. Selamı ağırdı, hatır sorması içtendi. Acele etmezdi; çünkü eskiden kimse acele etmezdi. Hayat, bugünkü gibi koşturmazdı insanı. Şaban Özen’in yürüyüşünde bile eski zamanların sabrı, ölçüsü ve vakarı vardı.

Mahalle kültürünün hâlâ ayakta durduğu dönemlerde insanların birbirine görünmeyen borçları olurdu:
Bazen bir tabak yemek,
bazen bir omuz,
bazen de sadece susarak dinlemek…

Şaban Özen, işte bu görünmeyen bağların sessiz taşıyıcısıydı. Kimse farkına varmadan ama herkesin içini rahatlatacak bir şekilde oradaydı. Varlığıyla güven veren, yokluğuyla eksikliği hissedilen insanlardandı.

Başta “çok konuşmazdı” dedim ama şunu da eklemeden olmaz:
Sesi gürdü.
Dükkânımın önünden motosikletiyle geçerken durur, laf atmadan geçmezdi. Takılırdı, gülerdi, eski arkadaşlardan, eski günlerden söz ederdi. O kısa sohbetlerde bile Alaçatı’nın geçmişi, insan ilişkileri, kaybolan alışkanlıkları dökülürdü cümlelerin arasından. Gür sesiyle değil, hatırlattıklarıyla iz bırakırdı.

Bugün Alaçatı’nın sokakları kalabalık, sesler yüksek, adımlar hızlı. Tabelalar çoğaldı, ama hatıralar seyrekleşti. Yine de eski günleri bilenler için bazı isimler hâlâ rüzgârla birlikte dolaşır. Şaban Özen de onlardan biridir. Bir tabelada yazmaz adı, bir fotoğrafta öne çıkmaz belki; ama bu kasabanın hafızasında, taşların arasında, hatıraların en sakin köşesinde durur.

Çünkü bazı insanlar yaşadıkları yere iz bırakır ve;

yerin kendisi olurlar.

Şaban Özen, eski Alaçatı’dan bugüne kalan sessiz ama çok kıymetli bir hatıradır. Şaban ağabey sana sağlıklı ömürler diliyorum.

Kalın sağlıcakla…

 

 

Alaçatı’da Bir Çınar: Ahmet Özen

 

Alaçatı’da Bir Çınar: Ahmet Özen

Alaçatı’da bazı isimler vardır; yalnızca bir insanı değil, bir dönemi, bir duruşu ve bir anlayışı temsil eder. Ahmet Özen de onlardan biridir. Tam 41 yıl boyunca Alaçatı’da belediye meclis üyeliği yaptı. Hem iktidarda hem muhalefette… Ama hangi dönemde olursa olsun, Cumhuriyet Halk Partisi’ni iktidar yapabilmek için elinden gelen mücadeleyi vermekten hiç vazgeçmedi.

Ahmet Abi ziraatla uğraşırdı. Yaz aylarında Çayır Mevkii’nden o sıcak günlerde yürüyerek, meclis toplantıları olduğu gün belediyeye gelir, görevini aksatmadan yerine getirirdi. Birçok belediye başkanıyla birlikte çalıştı; rahmetli Lütfü Koparal, Nazım Aydoğdu, İsmet Sarı, Muhittin Dalgıç ve Remzi Özen ile omuz omuza görev yaptı. Alaçatı’nın bugün hâlâ koruyabildiği birçok değerde onun emeği, alın teri ve ısrarı vardır. Çıkarcıların karşısında durur, gerektiğinde muhalefet ederdi; doğru bildiğini savunmaktan çekinmezdi.

1989 yılında Sosyal Demokrat Halkçı Partisi yerelde iktidar olduğunda Ahmet Abi yine meclis üyeliğine seçilmişti. Ancak onun için en kıymetli şey halkın iradesiydi. Ön seçime girmeden, halkın karşısına çıkmadan aday olmayı hiçbir zaman istemedi. “Beni halk seçsin” diyerek mücadelesini hep bu anlayışla sürdürdü. 2014 yılında, yaklaşık 150 yıllık bir geçmişe sahip olan Alaçatı Belediyesi kapatıldı ve Alaçatı, Çeşme’ye bağlı bir mahalleye dönüştürüldü. Ne yazık ki mahalle olduktan sonra, Alaçatı’nın o eski kendine özgü belediyecilik anlayışını ve yerel reflekslerini korumak her geçen gün daha da zorlaştı. Bu süreçten sonra Ahmet Abi aday olmadı; yeni yapının içinde yer almak yerine, onuruyla bir kenarda durmayı tercih etti.

Geçtiğimiz günlerde, onu özellikle görmek ve hâlini hatırını sormak için Özsüt’e gittim. Köşede, tek başına oturuyordu. Selam verdim, yanına oturdum. Alaçatı’nın bugünkü sessizliğinden konuştuk. “Bereket çocukların burası var,” dedi, “burada oturuyor, gelen geçeni izliyorum.” Çocuklarına çay söyledi; birlikte çaylarımızı yudumlarken eski günleri yâd ettik.


Eskiden evden çıktığında, partili partisiz demeden kahvelere, dükkânlara uğrar; insanlarla oturur, sohbet ederdi. Siyaseti insanlardan koparmadan, hayatın içinden yapardı. Belki de onu farklı kılan tam olarak buydu. Ahmet ağabey hep var ol sağlıklar diliyorum.

Kalın sağlıcakla.

Hayat Bu Kadar Güzel Olur mu?

 

Hayat Bu Kadar Güzel Olur mu?

Son günlerde kendimi Netflix’in parlak ama aceleci dünyasından biraz uzaklaştırıp YouTube’da eski Türk filmlerinin sıcaklığına bıraktım. Ayhan Işık, Öztürk Serengil, Muhterem Nur, Filiz Akın… Ne kadar sahici, ne kadar içten filmler çekilmiş. Bugünün göz alıcı fakat ruhsuz kalabalığından sıyrılıp o filmlere sığındıkça insanın içi usul usul aydınlanıyor.

Öztürk Serengil’in unutulmaz tiplemeleri geliyor aklıma; Cımbız Ali mesela… Bir bakışıyla güldüren, bir sözüyle hayatın tam içinden konuşan karakterler. Kadir İnanır’ın filmleri ise beni alıp çocukluğuma götürüyor. Zaman sanki geriye doğru akıyor; sokaklar yeniden toprak kokuyor, akşamüstleri sinema saatine göre ayarlanıyor.

Bu filmlerde yalnızca başroller yoktu. Süleyman Turan gibi ikinci rolde görünüp hikâyeye ruh katan nice değerli sanatçı vardı. Kamera önünde ve arkasında, bu güzel sanat için emek veren; yoklukla, imkânsızlıklarla mücadele eden o insanları anmamak mümkün değil. Bugün hâlâ o filmler ayakta duruyorsa, biraz da onların sessiz ve vakur emeği sayesindedir.

Belediye Sineması’nda, Sakarya Sineması’nda izlediğim filmler düşüyor gözümün önüne. Salonlar dolu olurdu; insanlar aynı sahnede güler, aynı sahnede susar, aynı sahnede hüzünlenirdi. Sinema yalnızca bir eğlence değil, ortak bir duyguydu. Aynı karanlıkta birleşen kalplerdi.Filiz Akın’ın filmleriyle büyüyen bir kuşağın insanıyız biz. Onun zarafeti, duruşu ve sinemaya kattığı incelik belleğimizde yer etti. Türkan Şoray’ın bakışları, Müjde Ar’ın cesareti ise sinemamızın başka başka dönemlerine damga vurdu. Her biri Türk sinemasının ayrı bir sayfası, ayrı bir ruh hâli oldu.

Ve sonra Alaçatı…

Bazı filmler bu taş sokaklardan geçti, bazı hikâyeler bu rüzgârın içinde anlatıldı. Alaçatı, sinemada yalnızca bir dekor olmadı; sessizliğiyle, ışığıyla, taş duvarlarıyla kendi hikâyesini fısıldayan bir mekân olarak yer aldı hafızamızda.

Bugün bu sokaklardan geçerken insan ister istemez yavaşlıyor. Bir köşede eski bir sahne, bir duvar dibinde yarım kalmış bir replik dolaşıyor sanki. Sinema geçmiş ama izi kalmış. Şimdi dönüp bakınca o günleri özlüyorum. Belki her şey daha yavaştı, belki imkânlar azdı ama duygular çok daha gerçekti. Ve insan kendine sormadan edemiyor:
Hayat gerçekten bu kadar güzel miydi, yoksa biz mi hayata daha güzel bakıyorduk?

Kalın sağlıcakla.

Alaçatı’nın İbiş Abisi

 

Alaçatı’nın İbiş Abisi

 Bir kasabayı asıl ayakta tutan ne taş evlerdir ne de dar sokaklar… Onu yaşatan, o sokaklardan geçmiş insanlardır. Alaçatı’da bazı isimler vardır ki yüksek sesle anılmasına gerek yoktur; bir lakap yeter. Gündüz Karabaş da onlardan biridir. Nüfus kâğıdındaki adı pek bilinmez ama “İbiş Abi” dendi mi, Alaçatı’nın hafızası hemen canlanır.

 Seksen küsur yaşında İbiş Abi. Yaklaşık otuz yıl boyunca Alaçatı Spor Kulübü’nün formasını giymiş, sahada ter dökmüş, dostluklar kurmuş bir futbol emekçisi… Alaçatı, Çeşme, Ilıca üçgeninde onu tanımayan futbolcu, onunla aynı masada oturup sohbet etmemiş eski sporcu neredeyse yoktur. Öyle ki, Türk futbolunun efsanesi Metin Oktay Çeşme’ye her gelişinde İbiş Abi’yi mutlaka ziyaret eder, Alaçatı Spor Kulübü’nde birlikte top oynadıkları günleri yad ederdi. Bu, her futbolcuya nasip olmayan bir vefadır.

 Asıl mesleği tütüncülüktü. Toprağı tanır, emeğin ne demek olduğunu iyi bilirdi. Yıllar ilerledikçe denizle kurduğu bağ daha da güçlendi. Kendi teknesiyle balığa çıkan, özellikle Alaçatı sularını çok iyi bilen usta bir balıkçı oldu. Kefal balığını el serpmesiyle avlaması, bugün artık unutulmaya yüz tutmuş eski bir ustalığın göstergesiydi. Denizi tüketmeden, payını bilerek yaşayanlardandı.

Bugün hâlâ sağlığı elverdiğince balığa çıkar. Alaçatı’daki evinin alt kısmını ise kasabanın yerlileri rahatça oturabilsin diye çay ocağı yapmıştır. Kapısı her zaman açıktır. Dostları uğrar, çay içilir, eski günler konuşulur.

 Çoğu zaman kimseden para bile almaz. Çünkü İbiş Abi için asıl zenginlik, insan biriktirmektir. Alaçatı’yı Alaçatı yapan işte bu insanlardır. Göze görünmeden, sessizce ama kalıcı izler bırakanlar…

 İyi ki varsın İbiş Abi. Sana sağlıklı, deniz kokulu nice yıllar diliyorum.

 Kalın sağlıcakla.

Yaykın Mevkisi: Toprağın Yayılıp Hayat Bulduğu Yer

 

Yaykın Mevkisi: Toprağın Yayılıp Hayat Bulduğu Yer

Alaçatı’da bazı yer adları vardır ki haritada bir noktayı değil, bir yaşam biçimini anlatır. Yaykın Mevkisi de onlardan biridir. Bugün kulağa yabancı gelen bu kelime, aslında bu toprakların çok eski bir tanımıdır. Ne süslüdür ne de iddialı; sade ama derindir.

Yaykın, Alaçatı ağzında açık, geniş ve yayılmış arazi demektir. Önü kapanmamış, etrafı daralmamış, toprağın kendini serbestçe açtığı yer… Böyle alanlar eskiden tarım için kıymetliydi. Ekin ekilir, bağ kurulur, ürün alınırdı. Hasat zamanı geldiğinde harman yapılır, rüzgârın yardımıyla buğday savrulurdu.

Yaykın mevkileri yalnızca tarım alanı da değildi. Aynı zamanda hayvanların yayıldığı, otlatıldığı yerlerdi. Sabah salınan koyunlar, keçiler, gün boyu bu açık arazide otlanır; akşamüstü yine köye dönerdi. Toprak, insanla hayvan arasında sessiz bir denge kurardı.

Bugün “otlatma alanı” ya da “tarım sahası” gibi teknik kelimeler kullanıyoruz. Oysa “yaykın” kelimesi, bunların hepsini tek başına anlatır. Hem toprağın biçimini hem de onunla kurulan ilişkiyi… Yerel kelimelerin gücü buradadır; az söyler, çok şey anlatır.

Yaykın Mevkisi adı da işte bu yüzden verilmiştir. Orada bir zamanlar hayat yayılmıştır. İnsan emeği, hayvan izi, rüzgâr ve toprak aynı düzlemde buluşmuştur. Bugün belki tarlalar yoktur, hayvan sesleri duyulmaz ama isim hâlâ durur. Çünkü yer adları, kaybolan hayatların hafızasıdır.

Alaçatı’da “yaykın” demek, sadece geniş arazi demek değildir. Toprağın nefes alabildiği, insanın onunla uyum içinde yaşadığı yer demektir. Bu kelimeleri anlamak, Alaçatı’yı gerçekten anlamaya bir adım daha yaklaşmaktır.

Kalın sağlıcakla…

 

Hurmalı Ovası: Bir İsmin Ardındaki Gerçek

Hurmalı Ovası: Bir İsmin Ardındaki Gerçek

Alaçatı’nın ovaları vardır; rüzgârı kadar sessiz, toprağı kadar anlatkan… Bu ovalar sadece ekilip biçilen alanlar değildir; her biri geçmişten bugüne taşınan birer hatıradır. İşte bu ovalardan biri de yıllardır adıyla merak uyandıran Hurmalı Ovasıdır. İsmi duyanın aklına ister istemez hurma ağaçları gelir. Bugün internete sorulduğunda da çoğu zaman aynı cevap çıkar karşımıza: “Hurma ağacının yetiştiği yer.”
Oysa Alaçatı’nın toprağı, iklimi ve hafızası bize bambaşka bir hikâye anlatır.

Hurma ağacı çöl iklimini sever. Kavurucu sıcaklar, uzun ve rüzgârsız yazlar ister. Geceleri bile sıcaklığın düşmediği coğrafyaların ağacıdır hurma. Alaçatı ise yazın serinleten rüzgârıyla, kışın nemli ve serince havasıyla bambaşka bir iklim kuşağında durur. Bu topraklarda hurma ağacının tarih boyunca geniş alanlar kaplaması mümkün değildir. Kısacası Hurmalı Ovası’nın adı, bildiğimiz hurma ağacından gelmez.

Peki nereden gelir

Ege’de yer adları çoğu zaman üründen değil, toprağın karakterinden doğar. Bir yerin adı; orada ne yetiştiğinden çok, toprağın ne verdiğini anlatır. Hurmalı Ovası da büyük ihtimalle bereketiyle, ürün bolluğuyla; ekilen, biçilen, harman kurulan bir alan olmasıyla anılmıştır. “Hurmalı” sözcüğü burada bir meyveyi değil, verimi, bolluğu ve toprağın cömertliğini ifade eder. Yani bu isim, doğadan çok insan emeğinin izini taşır.

Zamanla kelimeler anlam değiştirir. Sözcük kalır, hikâye silikleşir. Bugün Hurmalı dendiğinde akla hurma gelmesi bundandır. Oysa geçmişte bu ad, o ovada çalışan insanların alın terini, bereketli hasadı, dolu ambarları anlatıyordu. Yer adları böyledir; sessizdir ama sabırlıdır. Anlaşılmayı bekler.

Bugün Google’a sorduğumuzda karşımıza çıkan tanımlar, kelimenin sözlük karşılığını verir; ama yerin ruhunu anlatmaz. Çünkü ruh, haritalarda değil, hatıralarda yaşar. Alaçatı’da her yer adı, geçmişten bugüne taşınan bir bellektir. Hurmalı Ovası da bu belleğin önemli parçalarından biridir. Ne bir hurma bahçesidir ne de çöl parçası…
O, Alaçatı’nın bereketli topraklarının sessiz tanığıdır.

Yer adlarını doğru okumak, bu toprakları doğru anlamaktır. Çünkü bir ismin ardındaki gerçek, çoğu zaman toprağın kendisinden değil, o toprakla kurulan hayattan gelir.

Kalın sağlıcakla…


 TOPRAK – ALAÇATI’DA BİR ÇOCUKLUK

Alaçatı’da, bahçeli bir evde büyüyen şanslı kuşaktanım. Bugün adını sıkça duyduğumuz, kalabalıklar içinde anılan Alaçatı, benim çocukluğumda toprağın, rüzgârın ve sessizliğin kasabasıydı. Çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla, renk renk çiçeklerle dolu kocaman bir bahçemiz vardı. Bahçede dolaşan hayvanlar evimizin bir parçasıydı; evde kedim, bahçede köpeğimle birlikte büyüdüm. Komşunun bahçesinden koştura koştura gelen tavuklar, horoz sesleri, annelerinin peşinden ayrılmayan civcivler… Alaçatı sabahlarının ayrılmaz sesleriydi bunlar. Bahçede otururken dinlediğimiz ağustos böceklerinin uğultusu hâlâ kulaklarımda.

Çocukluğum tamamen doğal bir yaşamın içinde geçti. Alaçatı’nın rüzgârına karışan leylak kokusunu hâlâ çok severim; baş döndüren rengi ve kokusuyla bahçemizin süsüydü. Renk renk açan yediveren gülleri, yapraklarından annemin reçel yaptığı mayıs gülleri… Kokularından yanlarına yaklaşılmazdı. Ortancalar, her biri top gibi, duvar kenarlarında adeta “buradayım” derdi. Bahçe duvarlarımızın kıyısına dizilmiş kırmızı ve ateş pembesi sardunyalar, baharda yüzünü gösteren baygın kokulu sarı nergisler… Taş evlerin arasından süzülüp gelen güneşle birlikte, bahçe toprağından kendiliğinden fışkıran kırmızı ve beyaz akşamsefaları… Alaçatı’nın kır çiçeklerine bakmaya doyamazdım.

Kırlardan gelincikler toplardık; güneşte bekletip şurup bile yapardık. Bahar geldi mi Alaçatı kırları bembeyaz papatyalarla dolardı. Aralarına uzanır, sere serpe yatardım. Akşamüstleri bahçeyi sulamak için gönüllü olurdum. Bütün gün güneşi içine çekmiş toprağın, akşam serinliğinde suyla buluştuğunda yayılan o eşsiz koku hâlâ burnumda tüter. Sanırım bu yüzden yağmur yağarken dışarı çıkmayı severim. Alaçatı’da yağmur, toprağın ve çimenin kokusunu daha da derinleştirir. O kokuyu içime çekmek için özellikle yürür, ıslanırım. Doğayı içime çekmeyi seviyorum.

Meyveyi dalından yeme şansına sahip oldum. “Bunlar hormonlu mu?” diye bir kaygımız hiç olmadı. Alaçatı’nın incir ağaçlarına tırmanıp kopardığımız incirlerin tadını bugün pazar tezgâhlarında bulamıyorum. Her bahar beyazlara bürünen badem ağaçlarımız vardı. Yazın dalından koparıp yediğimiz malta eriğini artık aramıyorum bile. Tezgâhlarda görsem de çocukluğumun Alaçatı meyvelerine hiç benzemiyorlar. Annem reçelleri, dallarından koparıp topladığı meyvelerden yapardı. Salatalarımız bahçeden toplanan yeşilliklerle hazırlanır, akşam sofralarında keyifle yenirdi. Zeytin ağacımızdan topladığım ham zeytinden annemin yaptığı çekişte’nin tadı, Alaçatı belleğimde hâlâ capcanlıdır.

Zamanla topraktan koparıldık. Alaçatı da bu kopuştan payını aldı. Her yanımız betonla dolduruldu. Yapılan yeni yollar, binalar kırlarımızı elimizden aldı. Şehirleşme adı altında betonla tanıştık; hatta zorla tanıştırıldık. Daha fazla bina, daha fazla apartman derken ağaçlar kesildi. Ne meyve ağaçları kaldı, ne altında oturduğumuz büyük cevizler, ne de kırlarda gölgesinde oyunlar oynadığımız çamlar… Alaçatı çocuklarının salıncakları da birer birer kayboldu.

Sonraları yediğimiz meyveler, sebzeler, süt ürünleri giderek kimyasallarla dolmaya başladı. Topraktan kopuşumuzla sağlığımızın bozulması arasındaki bağı uzun süre fark edemedik. Üreticiler daha fazla kazanmak uğruna ürünlere hormon kattı. Denetimsiz ortamlarda yoğun ilaçlarla sebzeler üretildi, pazarlara gönderildi. Bunları satın alan halkın bilinçli ya da bilinçsiz olması fark etmiyordu; elinin altında olan buydu ve kullanmak zorundaydı. Üstelik pek de önemsemedik. Oysa sağlığımız yavaş yavaş bozuldu. Vücudumuzu beslerken zehirlendik. İnsanlar birbiri ardına kanserden öldü; hormonlu gıdalardan, radyasyonlu bitkilerden, bilinçsizce kullanılan tarım ilaçlarının kalıntılarından…

Son zamanlarda çevre bilincinin daha fazla konuşulduğunu görmek umut verici. Alaçatı’da ve ülkenin dört bir yanında birer birer doğa dernekleri kuruluyor, bu acil meseleye dikkat çekilmeye çalışılıyor. Bilinçli çalışmalar sayesinde daha çok insan toprağa yeniden eğiliyor. Bu sevindirici. İnsanlar, fırsat bulduklarında birazcık toprağı ellerine alsalar, ne büyük bir kayıp yaşadığımızı belki daha iyi anlayacaklar. Çünkü toprakla uğraşan, yetiştirdiği bir bitkinin büyümesini izleyen insanın ruhu da yumuşuyor. Belki daha insaflı nesiller yetiştiririz; Alaçatı’nın ruhunu koruyan nesiller…

Tabiatı, toprağı, ağacı, tarihi ve kültürü korumak için çalışan, sahip çıkan insanları emin olun kimse yenemez.

Kalın sağlıcakla…

 

Bir Dostluk, Bir Ömürlük Dikiş

 

Bir Dostluk, Bir Ömürlük Dikiş

Arkadaşım Emin Özen’le yollarımız daha çocukluk yıllarında kesişti. Hayat bizi aynı tezgâhın başına, aynı makinenin sesine getirdi. Tam sekiz yıl boyunca terzi çıraklığı yaptık; kumaş kesmeyi, iğne batırmayı, sabretmeyi ve emek vermeyi birlikte öğrendik. Askerlikten döndüğümüzde ise hayata omuz omuza tutunduk. Küçük bir terzi dükkânı açtık; umutlarımız büyük, cebimiz dardı ama yüreğimiz doluydu. On yıl boyunca kardeş gibi yaşadık, çalıştık, paylaştık. O benim çocukluk arkadaşımdı; dostluğumuz kumaş gibi sağlam, dikiş gibi sabırlıydı.

Meslekle birlikte hayatın kendisini de birlikte öğrendik. Zamanla siyasete adım attık. Alaçatı’nın derdi bizim derdimizdi; taşını, toprağını, insanını korumayı kendimize görev bildik. Kasabanın sorunlarını konuşur, çözüm için kapı kapı dolaşırdık. 1974 yılıydı terzi dükkânımızı açtığımızda. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yaşandığı günlerdi. Memleketin üzerinde bir belirsizlik vardı. Alaçatı o yıllarda bakirdi; sokaklar sakindi, işler ağır ilerlerdi. Makas bazen susar, umut sessizleşirdi.

Barış Harekâtı’ndan sonra kasaba da, insanlar da derin bir nefes aldı. Ortalık sakinleşti, müşteri çoğaldı. Makinemizin sesi yeniden hayatla karıştı. İyi terziydik; birlikte çok güzel elbiseler diktik. Her cekette alın terimiz, her pantolonda hayallerimiz vardı. Ölçü alırken insanları dinler, dikerken onların hayatına da tanıklık ederdik. Terzilik sadece bir meslek değil, insanla kurulan sessiz bir dostluktu.

Yıllar geçti, yollarımız iş ortaklığında ayrıldı ama gönül bağımız hiç kopmadı. Emin muhtar adayı oldu. Bugün hâlâ, tam kırk yıldır muhtarlık görevini sürdürüyor. Aynı sokaklara, aynı insanlara hizmet etmeye devam ediyor. En kıymetlisi de bunca yıl boyunca birbirimizi kırmadan, incitmeden, dostluğumuzu yıpratmadan yaşamayı başarmış olmamızdır.

Bazı dostluklar vardır; zaman onlara zarar vermez. Yıllar geçse de eskimez, solmaz. Bizim dostluğumuz da Alaçatı’nın eski taş evleri gibi… Sessiz, sağlam ve hatırlandıkça insanın içini ısıtan bir ömürlük dostluk hikayesi.

Kalın sağlıcakla

10/01/2026

Sabah İnsan Kendini Hatırlar

 Bizim Alaçatı’da sabah erken olur. Güneş daha ufuktan görünmeden uyananlar bilir; sokaklar sessizdir ama hayat çoktan başlamıştır. Taş evlerin arasından esen rüzgâr sabahın serinliğini taşır. Kuşlar ötmeye başlar, insan pencereye yaslanır da içinden “İyi ki yaşıyorum,” der. Mutluluk bazen büyük laflarda değil, Alaçatı sabahlarının bu sade hâlinde saklıdır.

Fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu karışır rüzgâra. Kepenk açan esnafın sesi duyulur uzaktan. Çay henüz demlenmiştir ama sohbet başlamamıştır daha. Herkes günle arasında sessiz bir anlaşma yapar sanki. Acele yoktur, gürültü yoktur. Sabah, insana kendini dinleme izni verir.

Zamanla şunu öğrendim: İnsanların gözleri çok şey anlatır. Sert bakışlar çoğaldı, umut azaldı sanki. Oysa göz dediğin, karşısındakine güven vermeli. “Bu insan zarar vermez” hissini uyandırmalı. İnsan biraz masum kalmalı, biraz saf. Her şeyi bilmek marifet değil; bazen bu taş sokaklar gibi yalın kalabilmek asıl maharet.

Sabah uyanınca insan kuş sesi duymak ister. Kavga değil, öfke değil. Hayata zarar verecek düşünceler düşmemeli akla. Çünkü yaşam, insana neyi çok düşünürse sonunda onu yaşatır. Kalbin neyle doluysa, gözlerin de onu ele verir. İçimiz sertleştikçe bakışlarımız da sertleşiyor; yumuşadıkça dünya biraz daha katlanılır oluyor.

Bunları bana kimse uzun uzun anlatmadı. Yaşam öğretti. Düşe kalka, yanılarak, bekleyerek… İnsanlara bakarak, kendime bakarak öğrendim. Hayat sessiz ama sabırlı bir öğretmenmiş meğer; Alaçatı rüzgârı gibi, fark ettirmeden ama derinden öğretiyor.

Şimdi sabahları pencerenin önünde durup kuşları dinlerken şunu düşünüyorum: İnsan gözlerinde umudu kaybetmesin yeter. Gerisi, yaşamın kendi akışı içinde bir şekilde yolunu buluyor. Bizim Alaçatı’da da böyle, başka yerlerde de...

Sağlıkla kalın.



 

Alaçatı’nın Yüzü Gülen İnsanı: Süleyman Akkaya

 

Alaçatı’nın Yüzü Gülen İnsanı: Süleyman Akkaya

Bazı insanlar vardır; bir kasabadan sessizce geçmezler. Yaşadıkları yere seslerini değil, kalplerini bırakırlar. Süleyman Akkaya, Alaçatı’da işte böyle yaşadı. Herkesin tereddütsüz “Abi” dediği, yüzü gülen, selamı eksik olmayan, yardımı kendine borç bilen bir insandı Süleyman Abi.

Onu anlatmaya toprağından başlamak gerekir. Gençliğinde tütün tarlalarında çalıştı; tütün dikti, tütün kırdı. Yalnızca emekçi değildi, zamanla Alaçatı’da tütün eksperliği de yaptı. Toprağı tanırdı, ürünü bilirdi, emeğin kıymetini ölçmesini de. Toprakla kurduğu bu derin bağ, hayata bakışını da belirledi. Sabırlıydı, kanaatkârdı, emeğe saygılıydı. Alın teriyle kazanmanın ne demek olduğunu bildiği için kimseyi küçümsemedi, kimseye yukarıdan bakmadı.

Siyaset, Süleyman Abi’nin hayatında bir koltuk meselesi değil, bir vicdan meselesiydi. Cumhuriyet Halk Partiliydi. Bu topraklarda Cumhuriyet’in ne demek olduğunu bilenlerdendi. Atatürkçüydü; İnönü’yü saygıyla anar, Cumhuriyet değerlerini gündelik hayatının doğal bir parçası gibi yaşardı.

Alaçatı’da yıllarca belediye meclis üyeliği yaptı ama hiçbir zaman “meclis üyesi” gibi davranmadı. Hep mahallenin, sokağın, insanların Süleyman Abisi olarak kaldı. Hayatta hep ezilen ’in hep yanında oldu. Kayınpederinin vefatından sonra Çeşme’de Paşabahçe Mamulleri’nin dükkânını işletti. Erken açılan kepenkler, geç kapanan günler, uzun mesailer…

Çok çalıştı, çok yoruldu. Ama yorgunluğunu kimseye yük etmedi. Çünkü onun için çalışmak, hayata tutunmanın en onurlu yoluydu. İlkokul mezunuydu; ama özellikle tarih bilgisiyle pek çok insanı şaşırtırdı. Terzi dükkânıma her gelişinde sohbet mutlaka derinleşirdi. Bir gün dayanamadım, sordum:

“Süleyman Abi, bu kadar bilgiyi nereden edindin?”
Yüzü yine gülerek cevap verdi:


“Oğlum, ben Cumhuriyet gazetesi okuyorum.”O cümlede, bir ömrün özeti vardı. Okuyarak, düşünerek, Cumhuriyet’e inanarak yaşadı. Yıllarca Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidar olmasını istedi; o günün hayalini kurdu. Ve hayat, ona nadir rastlanan bir vefa gösterdi: O günü görerek bu dünyadan ayrıldı.

Bir Süleyman Akkaya geçti bu diyardan. Ardında büyük laflar değil, büyük bir boşluk bırakarak… Alaçatı’da bir selam eksildi, bir yüzü gülen insan azaldı. Ama onun emeği, duruşu ve inancı bu kasabanın hafızasında yaşamaya devam edecek.

 Kalın sağlıcakla…


ALAÇATI’NIN BEREKETLİ TOPRAKLARI

 

ALAÇATI’NIN BEREKETLİ TOPRAKLARI

Hacımemişağa Mahallesi’ni dostlarıma yıllardır hep anlatırım. Çünkü Alaçatı’nın belleği orada saklıdır.
Eskiden Alaçatı’da üç mahallemiz vardı: Hacımemişağa, Tokoğlu ve Yenimecidiye. Zamanla İsmet Paşa, Fevzi Çakmak ve Menderes mahalleleri eklendi; böylece Alaçatı altı mahalleli bir belde hâline geldi.

Alaçatı’nın en çok tütünü, anasonu, kavunu ve yaz kış sofralarımızdan eksik olmayan sebzeleri Hacımemişağa Mahallesi’nde yaşayan insanlarımız üretirdi. Balıkçılarımız da bu mahallenindi. Hâlen balıkçılık yapanlar var; hatta Balıkçılık Kooperatifi bile kurdular. Denizden tuttukları balıkları, alıcının da satıcının da gözetildiği geleneksel mezat usulüyle pazarlıyorlar.

Ne var ki serbest piyasa ekonomisi karşısında durmak kolay değil. Kapitalizmin acımasız ve ülkemizdeki çarpık seyri, burada da en verimli tarım arazilerimizin konut alanlarına dönüşmesine neden oldu. Butik oteller, yazlık konutlar derken topraklarımız elimizin altından kayıp gitti. Yazık oldu…

Viyadüğün kuzeyinde yer alan ve Hurmalık Ovası diye bildiğimiz arazilerde insan boyu tütün yetişirdi. Hatırlarım; bazen hiç belimi bükmeden uç altı tütün kırardım kendi tarlamızda.

Çakmak Ovası’nda karpuz ekerdik. Hasat zamanı geldiğinde bir Ödemiş keletirine dört karpuz sığmazdı. Toprak o kadar verimliydi! Buğday da öyleydi; sırf başak yapardı. Dönüm başına 220 kilo, halk deyimiyle on beş–on altı teneke buğday alınırdı.

Bu buğdaylar değirmende öğütülür, herkes ekmeğini kendi unundan yapardı. Fırından ekmek almak lüks sayılırdı. Değirmenler para yerine, öğütme karşılığında yüzdelik hesabıyla un alırdı; tıpkı zeytinyağı fabrikalarının yaptığı gibi.

Durumu biraz iyi olan aileler ürünlerini at arabalarıyla taşıtırdı. Sabah namazında tütün kırmaya gidilir, saat 08.00 civarında tarladan dönülürdü. Eve gelince tüm aile el birliğiyle tütünü ipe dizerdi.

Harman zamanı geldiğinde erkekler ve çocuklar düveni beygire koşar, harman yerine giderdi. Güneş altında altı saat harman kovalanır, hava serinleyince eve dönülür, ardından yeniden tütün kırmaya gidilirdi. Buğday, yulaf ve anason eşekle, beygirle taşınırdı. Harman yerlerimiz, Şehitliğin arkasındaki Liman Ovası’nın başladığı yerdeydi; bugün viyadüğün geçtiği alan…

Çeşme’nin meşhur beyaz soğanı da Hurmalık ve Çakmak ovalarında yetişirdi. Soğan deyince rahmetli Muharrem Belge’yi anmadan geçemem. “Soğancı” lakabını halk vermişti ona. Kasabanın soğanını tarlalardan toplar, kamyonla pazara taşırdı. Hayatını İzmir Eşrefpaşa Pazarı’nda Çeşme soğanını tanıtmaya adamıştı.

Babası Orhan Amca ise Hacımemişağa Mahallesi’nin tek kara fırınının sahibiydi. Tarımla uğraşan aileler, işlerin çok yoğun olduğu zamanlarda evlerindeki fırını yakamaz; hamurlarını tepsiye dizer, aile reisi tepsiyi başına alıp Orhan Amca’nın fırınına götürürdü. Orhan Amca herkesin tepsisini tanır, hiç karıştırmazdı. O doğal undan yapılan buğday ekmeklerinin kokusu hâlâ burnumdadır.

Hey gidi eski günler…
Hayali bile bir cihan eder.

Ömer ÖNAL
(03.07.2011) tarihinde Alaçatım gazetesinde köşe yazısı olarak yazılmıştır.


Uykusuz Gecelerin Sessizliği

 Uykusuz Gecelerin Sessizliği

Uykusuz geceler çoğu zaman bir eksiklik gibi görülür. Ertesi günün yorgunluğu, yarım kalan dinlenme, zihinde durmadan dönen düşünceler… Modern hayat bize uykuyu mutlak bir gereklilik, uykusuzluğu ise mutlaka düzeltilmesi gereken bir sorun gibi öğretir. Oysa bazı geceler vardır ki uyuyamamak bir problem değil, insanın kendisiyle yüzleşmesi için verilen sessiz bir davettir. Gecenin dinginliği, gündüzün gürültüsünde bastırılan iç sesimizi daha anlaşılır kılar; insan, uzun zaman sonra kendisiyle baş başa kalır.

Alaçatı’da geceler bu daveti daha açık yapar. Rüzgârın taş sokaklardan usulca geçişi, kapalı dükkânların önünde biriken sessizlik, denizden gelen o tanıdık serinlik… Böyle bir gecede yatakta dönüp durmak yerine kalkıp okuma odasına geçtim. Ev suskundu. Sokaktan gelen en ufak ses bile olduğundan daha belirgindi. Saatlerin yavaşladığı, zamanın acele etmediği o tanıdık gece hâli her yeri sarmıştı.

Raflardaki kitaplar her zamanki gibi yerli yerindeydi; ama bu kez onlara bakışım farklıydı. Bir kitabı seçmeye çalıştığımı sanıyordum, oysa seçmeye çalıştığım şey kendi ruh hâlimdi. Hangi sayfa o an içimdeki boşluğa dokunacaktı? Hangi cümle, Alaçatı’nın gece sessizliğiyle birleşip beni durup düşünmeye zorlayacaktı?

Kitaplar bazen bilgi vermez; sadece eşlik eder. Okumak her zaman öğrenmek değildir. Bazen insan, düşüncelerine bir sandalye çekmek ister. Onları susturmak değil, acele ettirmeden dinlemek ister. Sayfalar ağır ağır çevrildikçe şunu fark ettim: Mesele uykusuzluk değildi. Mesele, gün içinde ertelenen duraklama ihtiyacıydı. Bastırılan sorular, yarım bırakılan duygular ve söylenemeyen cümleler, gecenin sessizliğinde kendilerine alan buluyordu.

Geceler bu yüzden gündüzden daha dürüsttür. Gündüzleri çoğu zaman yetişiriz; işe, hayata, insanlara… Konuşuruz, susarız, idare ederiz, bazen de rol yaparız. Kalabalıklar içinde kendimizi ertelemeyi öğreniriz. Oysa Alaçatı geceleri insanı olduğu gibi bırakır. Kimseye yetişme zorunluluğu yoktur, kimseye bir şey kanıtlama ihtiyacı yoktur. Sadece sen varsındır ve zihninden geçenler. Saklanacak bir kalabalık yoktur; maskeler, rüzgârın eşliğinde sessizce düşer.

Belki de bu yüzden bazı geceler uyumayız. Çünkü zihnimiz henüz susmamıştır. Çünkü kendimize ayıracak vakit, ancak herkes sustuğunda başlar. Uykusuzluk her zaman bir eksiklik değildir; bazen insanın kendisiyle baş başa kalabildiği, en gerçek hâliyle karşılaştığı nadir anlardır. Ve belki de insan, kim olduğunu en çok Alaçatı’nın bu sessiz, rüzgârlı gecelerinde hatırlar.

Kalın sağlıcakla..

 

ALAÇATI’NIN İLK OTELLERİ

 ALAÇATI’NIN İLK OTELLERİ

1952 doğumluyum. Çocukluğumun Alaçatı’sı, rüzgârın sokak aralarında serin serin dolaştığı, herkesin birbirini adıyla çağırdığı küçük bir kasabaydı. Okuma yazmayı söktüğüm yıllarda Pazaryeri Camii’nin karşısındaki dükkânlardan birinin köşesinde tuhaf bir tabela görmüştüm: Kıyıları ahşap, ortası teneke… Üzerinde “KISMET OTELİ” yazardı. O beyaz balkonda çoğu zaman yaşlı bir amca ile eşi otururdu. Onlara imrenir, içimden “Ne güzel insanlar” derdim. Sonradan öğrendim; o amcanın adı Hasan Çetin’miş.

Hasan Bey’in otelinin altında iki dükkân vardı. Bakkalı büyük oğlu Ahmet Çetin, tuhafiyeyi küçük oğlu Salih Çetin işletirdi. Torunlarının çoğuyla arkadaştım; gururla “Bu bizim dedemizin oteli” derlerdi. Gençlik yıllarımda açtığım terzi dükkânı onların iş yerine çok yakındı. Akşamüstleri uğrarlar, geç saatlere kadar kasabadan, hayattan, gelecekten konuşurduk.

Zaman ilerledikçe Hasan Bey iyice yaşlandı. Otele müşteri geldiğinde kapıyı açacak kimseyi bulamayanlar bizim dükkâna uğrardı. “Kapı kapalı ama açan olmadı” dediklerinde torunlarının kapısını çalar, “Dedenize misafir geldi, yardımcı olur musunuz?” diye haber verirdik. Onlar da gelir, o eski misafirperverlikle insanları otele yerleştirirdi. Kısmet Oteli, 1950’lerden 1980’lere kadar Alaçatı’ya böyle aile sıcaklığında hizmet verdi.

1980’lerin ortasından sonra kasabanın talihi değişmeye başladı. Turizm teşvikleriyle bazı Alaçatılı aileler evlerini pansiyona dönüştürdü. O öncü isimlerden biri Hacımemiş’ten İskender Sezginer’di. Altınyunus’ta çalışmış, kendini iyi yetiştirmiş, güler yüzlü, naif bir hemşehrimiz… O yıllarda İzmir’den gelen otobüsler Alaçatı’ya girmez, yolcuları Ilıca’da indirirdi. İskender Ilıca’ya gider, müşterilerini karşılar, taksi kiralayıp pansiyonuna getirir, öyle ağırlardı.

1987’de Alaçatı’da yalnızca 13 pansiyon vardı. Bugün ise sokaklar otellerle, restoranlarla dolu; belde elit bir turizm merkezine dönüştü. Bu dönüşüm pek çok taş evi kurtardı, harap sokaklara yeniden hayat verdi. Ama yerel halk kasabanın içinde kalabildiği sürece Alaçatı Alaçatı’dır. Kültürü de dokusu da o zaman yaşar.

İlk otellerin, ilk pansiyonların ve o emekçi insanların hatırası, Alaçatı rüzgârının taşıdığı en değerli mirastır.

Kalın sağlıcakla…

ÖMER ÖNAL

 

Yaşar Kemal, Bir Ada Hikâyesi ve Alaçatı

Yaşar Kemal, Bir Ada Hikâyesi ve Alaçatı

Bu günlerde büyük usta Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikâyesi adlı dört ciltlik eserini okuyorum. Okudukça yalnızca bir romanın sayfalarında değil, bu toprakların derin hafızasında da dolaşıyorum. Çünkü Yaşar Kemal’in anlattığı mübadele yılları, bana hiç de uzak gelmiyor. Hele ki Alaçatı’da yaşayan, bu sokakların taşına toprağına aşina biri için…

Bir Ada Hikâyesi, yerinden yurdundan koparılan insanların hikâyesi olduğu kadar; geride kalan taş evlerin, yarım bırakılmış avluların, susturulmuş dillerin de romanıdır. Yaşar Kemal, mübadeleyi bir tarih başlığı olarak değil, insanın kalbine açılmış derin bir yara olarak anlatır. Bir ada hikâyesi bu kadar mı sarsıcı, bu kadar mı sahici olur? Oluyormuş.

Alaçatı’ya baktığımda, Yaşar Kemal’in adasında dolaşan insanlarla göz göze gelirmişim gibi hissediyorum. Bu taş evler yalnızca estetik mimari örnekler değildir; her biri bir hayatın, bir göçün, bir vedanın sessiz tanığıdır. Kim bilir kaç evin kapısı bir sabah aceleyle kapatıldı, anahtarı bir daha hiç dönmedi o kilitte… Romanlarda anlatılan hüzün, Alaçatı’nın rüzgârında hâlâ dolaşıyor.

Yaşar Kemal’in ustalığı tam da burada belirir. O, ne bir tarafı yüceltir ne de diğerini suçlar. Sadece insanı anlatır. Acının milliyeti olmadığını, gözyaşının dili olmadığını hatırlatır bize. Mübadele, onun kaleminde yalnızca bir zorunlu göç değil; hafızadan silinmeyen büyük bir kırılma anına dönüşür.

Bugün Alaçatı sokaklarında yürürken kahveler, butik oteller, kalabalıklar görürüz. Ama biraz durup dinlerseniz, taş duvarların ardında başka sesler de duyarsınız. İşte Yaşar Kemal, o sesleri yazıya döken büyük bir hafıza ustasıdır. Bir Ada Hikâyesini okurken insan ister istemez şu soruyu soruyor: Biz bu toprakların hikâyesini ne kadar biliyor, ne kadar hatırlıyoruz?

Belki de Yaşar Kemal’i bugün hâlâ bu kadar önemli kılan şey budur. Geçmişi anlatırken bugüne ayna tutar. Alaçatı’ya, adalara, bu coğrafyanın ortak belleğine yeniden bakmamızı ister. Unutmadan, romantikleştirmeden; ama insanı merkezden hiç çıkarmadan…

Bir Ada Hikâyesi’nin bu dört ciltlik büyük anlatısını henüz okumamış olanlara, yürekten tavsiye ederim.

Kalın sağlıcakla

Alaçatı’nın İbroş Abisi

  Alaçatı’nın İbroş Abisi Bazı insanlar vardır; isimleri nüfus kâğıdında yazar ama gerçek adlarını hayat verir. İbrahim Tuncel de onlardan...